8 Aralık 2011 Perşembe

BEYAZ YAMYAM





1. BÖLÜM

İnsan, hep sevdiği şeyleri yermiş.
-ki tokluk haz dolu bir bencillik ve geçici…-






BEN, YANİ ZOEEN
Ben seçmedim! Kim seçerdi ki ben seçeyim, yani daha doğmadan psikopat değilsem?
¬- Hayat da bir reddediştir zaten. –

Zoeen adım, Zay Yur’um yani, Beyaz Güneş halkındanım.
Soru işaretleri mi oluştu kafanda?
Hemen aydınlatayım: Biz Beyaz Güneş’ler sadece beyaz et yeriz (!) ve az sayıda olsak da her yerdeyiz.
Unutmadan adımın anlamını da söyleyeyim: DÜŞMAN!
Tüm Beyaz Güneş’lerde olduğu gibi benim de çok sağlam yüz ve çene yapım var, boyum uzun, fiziğim güçlü. Bu güçlü yapımı taçlandıran gür saçlarım genelde karışıktır ve ne zaman düzeltmek istesem ellerime dolanır. Siyah gözlerimin tam tersi, bembeyaz bir tene sahibim. Aslında Beyaz Güneş’ler genelde buğday tenli olurlar ama belki de güneşe zıt tipim yüzünden böyle kaldım ben, yani beyaz güneş…
Annemle birlikte yaşıyordum o sonsuz olana kadar. Şimdi yaşadığı dramatik ayrılığı bitmeyecek birlikteliğe dönüştürmeyi başarmış bir kadın olarak Potyelo’nun bedenine geçti O. Bu hikayeyi de anlatacağım, yaşadığım öfke ve şaşkınlıkla birlikte…
Yalnız devam ettim hayata sonra. Yanımda hep canlılarım oldu tabi. Kuşlarım, tavuklarım, kazlarım, atlarım, kedilerim, köpeklerim, insanlarım.
Bir gün ağaç keser, bir gün çöp toplar, bir gün sokak süpürür, bir gün gündüz çalışanlar gittikten sonra ofislerini temizler, başka bir zaman da yol işçiliği gibi süreksiz, Zoeen’siz işler yapardım. Bunlar sadece, benim Beyaz Güneş kültürümü korumama yetecek imkanlara sahip olmamı sağlayan aracılar oldular.
Gün ışığından oldum olası hoşlanmam, ne yaz, ne kış, ne de baharlarda. Şehirde, bu nefrete dönüştü. Özellikle gece çalışmayı tercih ederdim ama eğer gündüz işi almak zorunda kalmışsam mutlaka tüm vücudumu kapatacak bir şeyler giyerdim. Kafama da yeni moda kendinden havalandırmalı kasklardan takardım. Yanımdan geçen insanların garip bakışları ve özellikle çocukların, onları yakalayıp, hemen oracıkta yeme isteğimi dürtüleyecek ilgilerine (ne kadar her türlü temastan kaçınsam da) maruz kalma riskini göze almak zorunda olurdum. Uzaylı diyerek benimle iletişim kurmaya çalışan o güzel çocuklar, mis gibi kokularıyla yaklaşmıyorlar mıydı bana! Hemen çalışma alanımı değiştirip, evde beni bekleyen, kanı üzerinde eti düşünmeye çalışırdım.
Yine çocuklar ve kokuları geldi aklıma ve kendimi tutuşum ki, Zoeen hiç tutmazdı kendini…

ATALARIM
Çok keyfine düşkün bir yaşam biçimi geliştirmişler doğaüstü güçlere sahip Utmasna’lar sayesinde. Sadece et yiyerek geçirdikleri hayatları, uyumlu, zevk ve sevgi doluymuş. Bir gün Ulu Utmasna, “hepinizi o kadar çok seviyorum ki yemek istiyorum” demiş.
Önce bu bir şaka, ciddi değil diye düşünmüş halk. Sonra Utmasna, o akşam için, en güzel kızlardan birini çadırına istemiş. Kız çadırdan çıkmamış. Bir süre sonra oğluyla ava gitmiş. Oğlu avdan dönmemiş. Sonraki zamanlarda karısı ortadan kaybolmuş. Ne kimse Utmasna’ya bir şey sorabilmiş ne de dediğine karşı gelebilmiş. Ama o muhteşem topluluk içten içe Utmasna beni çağırırsa nasıl ondan kurtulabilirim, benim yerime başkasını nasıl onun gözüne sokabilirim gibi içten pazarlıklara girişmiş. O aydınlık yüzler bir anda maskelerle kararmış. Utmasna, bütün bu olanların farkında olmakla beraber halkına duyduğu sevgiye engel olamadığı için ters gidişi durdurmak şöyle dursun, harladıkça harlamış, günden güne insanları eksilirken. Gizli orman ortasındaki huzurlu düzlük soru işaretleriyle, çalkalanmaya başlamış.
Utmasna, bir gece fark etmiş ki, o giden insanların her biri bedeninde yaşıyor ve o da onlarla birlikte sonsuzu deneyimliyor. O tüm gidenler, Utmasna ile konuşmaya başlamış üstelik suretleriyle birlikte! Utmasna, bunun bir işaret olduğunu hemen anlamış, büyük bir değişimin habercisi olduğunu ve elçi olarak seçildiğini de…
Ertesi sabah halkına büyük bir mutlulukla, yüksek meydandan, şöyle seslenmiş:
Aramızdan ayrılan değerli insanlarımız, çok sevgili dostlarımız, çocuklarımız, eşlerimiz duydum ki sonsuza gitmişler. Dün gece bedenimde can buldular, benim sesimle bana konuştu her biri. İçin rahat olsun sonsuzlukta çok mutluyuz. Oradaki hayatı burada biz, bitmemecesine yaşıyoruz. Korkma diyorlar. Korkmadan sev. Vazgeçme sevmekten. Bir gün buraya gelirsen oradan farklı bir şey olmadığını göreceksin.
Tek tek ortadan kaybolanların adını söyleyerek konuşmasına son verirken onu can kulağıyla dinleyen toplumunun eski ari haline dönüştüğünü görmesiyle mutluluğu daha da artmış. Konuşması süresince sürekli aradığı erkek çocuğu nihayet görüp, işaret ederek gel demiş seninle sonsuza doğru bir yola çıkalım. Annen seni çağırıyor.
Artık tahmine gerek yok demişler, evet o çocuk da geri dönmemiş ve zaten kimse de dönmesini beklememiş.
Halktan da bazı kişiler sonsuza gidenlerle iletişim kurmaya başladığını iddia etmiş. Pek çoğu suretleriyle görünmüş bu özel kişilere. Ulu Utmasna’nın da dediği gibi, muhteşem sonsuzlukta korkusuzca yaşadıklarını doğrulamışlar her seferinde.
İnsanlar günden güne kaybolurken, sonsuza gitme fikri hayattan daha cazip görünmemeye başlamış ama. Herkes kalabildiği kadar burada kalmak için yavaş yavaş soğuk, sevgisiz, hissiz, uzak, konuşmayan, dokunmayan, bakmayan insanlara dönüşmüşler.
Utmasna, halkına yeni bir müjde vermek için yine yüksek meydanda konuşma yerini almış:
Ge Zay Yur ( Beyaz Güneşlerim),
(Utmasna’nın bu şekilde hitap etmesi çok gurur vericidir, bizi bu hayatın bir derece üstünde tuttuğunu gösterir)
Babam, babası ve babası ve diğer atalarımızdan haber var. Bize senede bir kez, beş günlük bir bayram verdiler. Her yıl mayıs ayının on altıncı gününde başlayacak bu bayramda sevdiğiniz bir insanı Zay’ın ışığı adına kurban edeceksiniz. Temel kuralları şöyle söylediler:
• On üç – yirmi yaş arasındaki gençler insan kurban etmeyecekler. Onlar sevdikleri bir hayvanlarını kurban edebilirler.
• Mayısın on üçünden itibaren yetişkinler üç gün boyunca sadece su içecekler. On üç yaşından küçük çocuklara et yedirebilirsiniz ve onlar fihaez ritüelinden muaftırlar, kurban da edilemezler.
• İlk iki gün kurban, Fihaez, ritüelleri yapacağız.
• Sonraki üç gün Ahis ile devam edecek. Ahis ritüeline erkekler 17, kadınlar ise adet görmeye başladıkları yaştan itibaren dahildir. Ahis ritüeli için her seferinde üçer kişilik gruplar kuracaksınız.
Bu temel kuralların tüm detay bilgilerini bizzat benimle sohbet ederek öğrenecek ve benim gibi siz de bu hayatı sonsuza ve sonsuzu da bu hayata taşıyacaksınız. Bu yüce görevleri birlikte yerine getireceğiz ve hepimiz sonsuz olacağız tıpkı Zay gibi!
Utmasna’nın duyduğu büyük gurur ve coşku konuşmasında yer yer kalınlaşan ve derinleşen sesin bir anda çatlamasından ve kesilmesinden anlaşılıyor bu duygular dinleyenlere sanki özel bir kanal sayesinde dosdoğru akıyormuş.
Konuşma günü ne gariptir ki mayısın beşi imiş. Beşinci ayın beşinde gelen, bu beş günlük bayram açıklamasıyla herkes o soğuk duruşuna karşılık sevgisine engel olamadığı eşlerini ve çocuklarını kurban etme fikrini kafalarında tartmaya, sık sık Ulu Utmasna ile sohbet etmeye ve ondan ritüellerin içeriklerini, dualarını öğrenmeye başlamışlar. Özellikle Ahis hakkında uzun uzun konuşulur olmuş. Utmasna ise halkıyla bütünleşip, ona bildirileni, tekrar tekrar anlatmaya, büyük bir zevkle, devam etmiş. O sohbetlerde Utmasna’nın tarif ettiği tapınağı ilk Fihaez’e yetiştirmek için hummalı bir çalışma da başlamış diğer taraftan.
Biz Beyaz Güneşlerde, hiçbir şey yazılı değildir. O yüzden kuralları unutmamak için günlerce tekrar etmiş atalarım. Birbirlerine de unutmamacasına ezberletmişler. O kurallar bugün de yazılı değildir. Bu hikayeyle ezberletilmiştir hep yeni Beyaz Güneş’lere.
Çocuklar, ilk Fihaez günü gelip çattığında, anne babalarının neden o kadar ağladığını, bayram günü kendileri yeni çiçek taçlarıyla o kadar mutluyken, büyüklerinin anlamsız mutsuzluğunu anlayamamışlar. İlk gençliğinde olanların çoğunun, anlayacak zamanları da olmamış zaten. Ama daha trajik olan durumlar, kadın ya da adamların kendini sevgisine kurban etmesi olmuş. Pek çok çift, sen beni kurban et, hayır sen beni kurban et kavgalarıyla, kendini eşine ve çocuklarına feda etme telaşına düşmüş.
Mayısın beşinden on altısına kadar yağmur yağdığı söylenir, gözyaşlarını saklamak için. Karanlık kalkmamış üzerlerinden. Utmasna ise bu yağmurla gelen karanlığı ilk Fihaez gününde doğacak güneş müjdesiyle açıklamış ve gerçekten de ilk Fihaez gününde akan ilk kanla güneş yüzünü göstermiş, gözyaşları kurumuş. İki gün Fihaez’in durgun geçişinden sonra, üç günlük Ahis’in coşkun ritüelleriyle halk bayram sevincini doyasıya yaşamış.
Bayramın bitmesiyle birlikte insanlarda, bir gariplik silsilesi dolanmaya başlamış. Herkes sonsuza gönderdiği kurbanı ile eşsiz bir bağ kurduğunu hissetmiş. Onu yiyerek, kendi bedeni aracılığıyla, bu hayata ortak ettiği duygusuyla mutlu olmuş. Böylelikle sonsuz bu hayatta, bu hayat da sonsuzda can buldu demişler ama yine de, sonsuzda olup bu hayatta bedeni olanda yaşamaktansa, bu hayatta olup sonsuzu bedenine katmayı tercih eder ve bir sonraki Fihaez ve özellikle Ahis hayalini kurar olmuş Beyaz Güneşler.
Utmasna’nın hastalanıp bir sonraki yıl Fihaez’de yerine gelecek, yine özel güçlere sahip olduğu şüphe götürmez, oğul Utmasna tarafından sonsuzlanmasıyla yüzyıllar boyunca Utmasna Fihaez’leri de efsane şeklinde Beyaz Güneşler arasında anlatılır olmuş.
Sonsuzluk inanışı, insanları inanç olarak birbirine bağlamış ama, bu hayatta kalma düşüncesi yıldan yıla, yüzyıldan yüzyıla Beyaz Güneşleri, şekil değiştirip, birbirini yememek için dağılan, senede bir kez ibadetleri, Fihaez ve Ahis ritüelleri coşkusuyla bir araya gelen ailelere dönüştürmüş. Aileler derken, sadece Beyaz Güneş olduğundan mecburiyetten birlikte yaşayan iki - üç kişilik gruplardan bahsediyorum. Yani bizim kamuflajımızdan!
Sorsan etrafına, bilim adamlarına ve hatta din alimlerine, bizi bilen bir kişi bulamazsın. Gizli ormandan, o ormanın ortasında mucizevi bir şekilde oluşmuş eşsiz düzlük ve nehirlerden ve Beyaz Güneş halkından söz etsen mesela, çok güzel hikaye uyduruyorsun derler. Çünkü adları üstünde, bilim insanları her şeyi bilirler! Özellikle sosyal bilimciler ve din alimleri şunu hiç söyleyemezler: Bilmedikleri ve reddettikleri şey henüz birileri tarafından keşfedilmemiş olandır. Bu, onun var olmadığını ve yaşamı etkilemediğini kesinlikle göstermez.
İşte öyle kapalı, öyle özel bir kültür ve inanışız biz, yok varsayılan...


İLK ANIM
Fihaez için, herkes kendi kurbanını getirir. Sevgiden doğan dramdır orada yaşanan ve giden mi kalan mı daha çok ağlar, işte tam orada tüm dengeler şaşar… Çiğnenen etten gözyaşı geldiğini kendi gözlerimle gördüm!

Bizde bir bebeğin yaşaması, o bebeği ana rahmine düşüren kusursuzluğu yaratan doğadan, çok daha üstün bir mucizedir. Yani bir düşünsene hangi anne doğurduğu bebeği sevmez? Annem beni sevmedi ve ben yaşadım. Sevgi görmeden, göstermeden. Çünkü seversen yersin! Annem beni neden sevmedi bilmiyorum. Hoş sevseydi sevildiğimi de bilemeyecektim ya! Benden önceki dört bebeğini yemiş, benden sonra da bir bebek yediğine şahit oldum. Ben de sevmiştim bebeği ama annem daha güçlüydü o yedi.
Babalar mı? Babalar kimin babası olduğunu bilemez…
Evet, neden sevmemiş beni annem hiç soramadım. Eğer sorarsam üzüldüğümü görür de beni sever ve yer diye korktum. Annemi de hiç sevmedim, çünkü beni sevmediği için yaşayabiliyordum, sadece sevgisizlikle terbiye edilmiştim.
Yazısız şu kanun oluşmuş yaşayan Beyaz Güneşler arasında: kadınlar, erkekleri, erkekler kadınları, ya da tercihe göre değişen durumlar bilirsin, çocuklar arkadaşlarını, anneler çocuklarını, çocuklar annelerini sevmez, sevemez bizim dünyamızda. Çünkü sevmek= sonsuzluk! Çok basit bir temel değil mi? Şimdi ismimin neden öyle garip bir anlamı olduğunu daha iyi anlamışsındır. Bizde hiçbir insan ismi güzel, duygulu, ulvi bir anlamı içinde barındırmak şöyle dursun çağrıştıramaz bile!
Hatırladığım ilk kurban töreni… Dört – beş yaşlarındayım annemin arkasından kafamı yerden kaldırmadan yürüyorum. Annem Fihaez diyetinde olduğu için çok açım ve sadece et kırıntıları veriyor bana. Yetişkinler ise o üç günlük diyetleri boyunca sadece su tüketebiliyorlar yani modern dünyada denildiği gibi bir çeşit detox!!! Tabi yetişkinler beslenmediklerinden, biz çocuklar da törene gitmek için çıkılan uzun yolculukta neredeyse aç kalıyoruz. Neyse ki o gün geldi ve Fihaez tören alanına gidiyoruz annem üç aylık olan ve “gözlerine maalesef baktım” dediği bebeğini kucağında sıkı sıkı tutuyor. Sürekli emziriyor, gözyaşları gülümseyen bebeğe düşüp duruyor.
O sırada annem bana öyle bir tokat atıyor ki “senin yüzünden kardeşini yiyorum, senden nefret ediyorum keşke seni yiyebilsem!” diye bağırıyor arkasından. Ani gelen bu saldırı karşısında yere düşüyorum, bir an kafamı kaldırıp yüzüne bakmak istiyorum. Ama yapmıyorum çünkü daha o yaşta sevmemeyi ve sevgi aramamayı öğrenmişim. Sadece şöyle dediğimi hatırlıyorum: ben de kardeşimi yiyebilir miyim? Yediğimse sadece, ikinci ve kat kat daha sert tokat oluyor o akşam üstü. Gece annem ağlayarak ama tok uyurken, ben ilk kurbanımın hayaliyle açım ve açlığı hiç sevmeyen uykuyu arıyorum!

(Sanki gördüğüm bir rüyayı anlatır gibiyim, sadece şimdiki zaman var… )


ÇOCUKLUĞUM
Annemle yaşamak neyse ki çok bilindikti, risksizdi. Kendini zorladı mı beni sevmemek için, yoksa onun için çok mu kolaydı bu bilemiyordum ama elimden geldiğince onu eğlendirdim ve oyaladım…

Beyaz Güneş’lerin eğitimle pek işi olmaz. O yüzden çocuğu olan bir Beyaz Güneş kadını küçük bir köye yerleşir genelde. Orada hayvancılık yapar, etlerle dolu o ortamın bizim için cennet olduğunu takdir edersin. Tabi kısa bir süre. Çünkü küçük yerlerde en fazla bir, bilemedin iki yıl kalabilirdik, huzursuz insanlar yüzünden. Her gittiğimiz yerde bizim garip soğukluğumuzu yadsır, kabul etmek istemezlerdi.
Hemen her gün bir posta dayak faslımız olurdu. Çoğu da nedensiz! Annem de tüm Beyaz Güneşler gibi, uzun boylu ve kiloluydu. O cüssesine rağmen nasıl o kadar atik ve ani hareketlerle üzerime atılırdı ve ben her seferinde nasıl fark etmezdim fırtınanın yaklaştığını hala anlayabilmiş değilim. Ama dayak, benim ödülüm olurdu genelde. Gerçekten sıkı bir sopa attığına inandıysa eğer, o uzun fasıldan sonra önüme artık bir et parçası atardı. Eğlenceyi seven kadındı annem. Her seferinde o eti bana vermeden önce bir maymun gibi beni oynatır, iter – kakar, dalga geçmeyi ihmal etmezdi. Ben de hem eti vermekten vazgeçmemesi hem de hak ettiğimi düşünmesi için daha zavallı durumlardaymışım gibi iğrenç numaralar yapardım. Bu onu daha da çok eğlendirirdi. Kanlı etim garantiydi artık.
Yüzüme eğer çok sağlam çalışmamışsa dayak da sorun değildi benim için. Ama eğer yüzümde, özellikle çenemde, ağrı varsa eti yemem çok zor hatta imkansız oluyordu ki, asıl o zaman canım tarifsiz yanıyordu. Ah diyordum bu bir geçsin, ilk iş sırayla ineklerini kaybedeceğim ortadan, onları sonsuzlama ya da onlardan para kazanma zevkini sana yaşatmayacağım. Ama her seferinde bu öfkem geçiyordu. Daha doğrusu annemin dinmek bilmeyen taarruzları karşısında boşta kalıyordu çünkü o kadar ineğimiz zaten yoktu. Benimki içimde patlayan boş, güçsüz, kendini bile ışıtamayan bir flaştı. Böyle olunca görüntü de olmuyordu tabi. Zoeen ve yediği dayaklar gerisi yok…
Annemin tek artısı çok güzel takılar yapmasıydı. O boncukları, taşları, metalleri, halkaları, misinalarla, iplerle, kurdelelerle öyle eşsiz harmanlardı ki… Mesela kıpkırmızı bir kolye yapacak gibi başlardı işe, ama bir yerine çılgınca turkuaz atardı, imzası olurdu. Her kadın, hatta adamlar, kendilerini anlatan takılar isterdi annemden. Annem de yapardı, anlatırdı onları. Yani sözde. Aslında takılar o kadar güzel olurdu ki alan kişi o takının kendini anlattığına inanıverirdi. İşte derdi bu sarı benim, buradaki beyazın çıkışı gerçekten hoş, benden bir parça, bu halkanın yarattığı boşluğa ihtiyacım var, ya da bu halkadan bakacağım sana...
Bilirdi ki annem, insanlar inanmak istedikleri şeye inanır, başka insanların gözlerinin onu güzel gördüğünü bilmek ister. O yüzden hep güzel takılar yapardı ve insanlar kanardı, sonuçta herkes bir yalanı doğrulama peşindeydi. Annem daha fazla kalmak için çalışırdı, onlarsa daha fazlasına ulaşmak için. Öğrendim ki “daha”dan “daha” önemli bir şey yok yaşanılan bu hayatta.
İnsanlar istedikleri kadarını alana kadar göz yumarlardı dışa kapalı oluşumuza, garip duruşumuza. Ne zaman ki herkes istediği takılara, istediği kadar sahip olur ve doyardı “daha” ya, işte orada, zaten biz toplanmaya başlardık otomatik olarak. Annemin derin nefesler aldığını hatırlarım bu gidiş hazırlıklarında. Sanki o havayı ne kadar derin içine çekerse takılarını da içinde taşıyacakmış, burada bırakmayacakmış gibi. Hala takılarını çok özlediğine, mecbur olmasa satmayacağına inanırım kendi içimde. Çünkü tek boncukları, metalleri, taşları işlerken, onları bir araya getirip harmanlarken, yüzünün aydınlandığını hatırlarım.
Böyle 10-15 köy gezdik.
Okumayı - yazmayı annem bir güzel döve söve öğretti bana. Şimdi anlıyorum ki gerçekten değmiş. Matematik yarıda kaldı çünkü o kadar sabrım yoktu. Sürekli kaçıyordum. Mutlaka mucizevi otlar, dere, dağ, mağara ya da ağaç kovuğu olurdu beni bekleyen. O yüzden kazandığım para ve harcamalarımı hiç anlayamam. Nasıl olsa yetiyor diyerek geçiriyorum günlerimi. Acaba biraz daha dayağı göze mi alsaydım diye düşünürüm arada. Sonunda et garanti olsaydı, kesin dayanırdım ama büyülü, şifa veren otlar da her zaman destekçim oldular sihirlerini bana sunarak.
Köylerde yaşadığımız ve hayvancılık yaptığımız et dolu günlerde bile annemin verdiği kadarıyla yetinmek zorundaydım hep.
Eşsiz Zoeen formülleri denedim tabi. Sayısız girişimim oldu annem anlamadan et çalmak için. Ama nasıl bir göz varsa kadında –sanki kantar- hiç başaramadım. Gram bile olsa anladı ve ben yine dayak yedim. Bu dayaklar da eğitime dahil sayılırdı. Bu sayede hiçbir Beyaz Güneş’in etine dokunmamayı öğrenmiştim – ki sonra okuma - yazmadan, matematikten daha çok işime yarayacak bilginin bu olduğunu henüz öğrenmemiş genç bir Beyaz Güneş’e öğreterek anlayacaktım…-


GENÇLİĞİM VE İLK KURBAN
Yıllar sevgisiz ama güven içinde geçiyor. Ben yıldan yıla güçleniyorum. Çiğ et yemek, kanlar ağzımın kenarından beyaz kazağıma akar ve dağılıp eşsiz desenler yaratırken, tüm kokusunu içime çekerek çiğnemek, inanılmaz bir haz. Her seferinde bu eti yemeyi çok seviyorum.
Bu kez bir dağ köyündeyiz. Burası, vadisine akan derenin eteğine konmuş gölle, benim için, eşsiz bir geçici yuva. Gündüzleri ya evde uyuyorum ya da kalın kalın giyinip hayvanlarımızı otlatıyorum. Hoş orada da sonuç değişmiyor yine uyuyorum. “Issızlık=işsizlik” miş, sonra şehirde anladım o güzel günlerin değerini. Korkmadan uyursun hiç bir şey olmaz. En fazla annem yine üzerime üşüşür ama o zaten klasik.
Yavaş yavaş sonsuzluğu da öğrendim. Çok sevdiğim köpeğimle başladım işe. Doğar doğmaz annesinin ve yeni doğmuş diğer eniklerin arasından, mücadele ederek almıştım onu. İlk duyduğu kelime Tuyna oldu.
Fısıldadım kulağına Tuyna… Onu böylelikle Beyaz Güneş yapmıştım kendimce. 2 yıl boyunca bana dost olmuştu ve sevgiyle tarafımdan yenme onurunu ziyadesiyle hak etmişti.
Tuyna, bizim dilimizde "tek, öz" demekti. Annem bu isme bir şey demedi. Onun bu suskunluğundan anladığım o köpeği sevmeye hakkım vardı. Yoksa kesin bana "bu isim olmaz, sert bir isim bul, nerden çıktı köpek beslemek, sen daha kendini besleyemiyorsun, bir an önce bir şeyleri sonsuzlamaya başlasan iyi olacak, artık benden kalan artıklarla beslenmene izin vermeyeceğim, açlıktan kendine yeteme de seni de yiyeyim, hayatında bir kere sevilmiş ve işe yaramış olursun, ayrıca bu köpek bu eve giremez" gibi bir dizi azar cümlesi sıralardı ki bu bizim rutinimizdi. Yine o suskunluğundan anladığım Tuyna benim ilk kurbanım olacaktı ki, oldu da...
Dost Tuyna, artık benim içimde, damarımda, gözümde, düşüncemde, adımımda bende olan her şeyde. Ben onunla sonsuzluğun bir parçası oldum, o da benimle bu hayatta yaşamaya devam ediyor.
Nasıl olduğunu merak ediyor musun? Seve seve anlatırım ama modern insanların nedense midesi kaldırmıyor böyle şeyleri. Sanki canlı bombaları yapan, tarih boyunca barbar savaşları icat eden, birbirlerini öldürüp parçalayıp inanılmaz şekillerde yok etmeye çalışan onlar değilmiş gibi...
En azından biz sonsuzla buluşturduğumuzu, sevgiyle çiğneyip yutuyoruz, onun varlığına ortak oluyoruz. Sonsuzluğunda yalnız kalmamasını, bedenimizde de hayat bulmasını ve bu zincirle şimdiki hayatından kopmamasını sağlıyoruz. Ya onlar ne yapıyor? Sevseler de hayatlarını karartıyorlar, sevmeseler de. Sevgileri de zararlı. O sevenler, birbirlerini çiğnemeden yutuluyorlar ve diyorlar ki bir de: ben seni sevdiğim için yaptım. Özür mü bu şimdi? Ne saçmalık! Gördüğüm bütün insanların ruhları sakat. Neyse ki bir kısmını kurtarmanın verdiği huzuru taşıyorum. Aslında bir bakıma o insanların artıklarıyla besleniyorum.
Neyse uzatmadan Tuyna'mı nasıl sonsuzla buluşturduğumu anlatayım.
Beyaz Güneşlerde ilk kurban inanılmaz bir ritüeldir. Tuyna'mı kurban etmeden bir gece önce evimizin yakınındaki derede yüzmeye götürdüm. Sadece ben ve o. Ben çırılçıplak soyundum ve dereye atladım tabi Tuyna da peşimden daldı sulara. Bir saat boyunca derede son gece duası okuyarak Tuyna ile yüzdüm. Sonra Onu güzelce kuruladım ve yaktığım ateşin yanında beraber kuruduk ve ısındık. Evden aldığım dana etini ateş üzerinde beşer saniye arayla çevirdim ve yarısını Tuyna'ya verdim. Eti de yedikten sonra eve döndük. O arada annem de, görev bilinciyle, Tuyna'nın giyotin yatağını hazırlamıştı. Yatak kısmı kırmızı satenlerden yapılmıştı. Etrafı tellerle örülüydü(sadece o gece için çünkü o yataktan tüm gece çıkmaması gerekiyor). Giyotini tutan urgan ve giyotinin bıçak kısmının da Tuyna'nın kanıyla kırmızıya boyanması gerekiyordu ki o gece kendi kanının kokusunu soluyarak uyusun. O yüzden Tuyna'nın karın kısmının sağ tarafına bıçak ile kan akıtacak kadar bir kesik attım. Çıkan kanı urgan ve giyotini boyamak için kullandım. Ama yetmedi. Sağ bacağına da bir kesik atmak zorunda kaldım. Dost Tuyna’nın can havli ile havlamasına rağmen, kendini korumak için bana zarar verici bir harekette bulunmaması çok dokunaklıydı. İlk kurban ritüelinde, kurbandan, diri diri, hiçbir şekilde uyuşturmadan kan almak gerekiyor (yoksa ben mucizevi otlarımla onun, değil acıyı hiçbir şeyi hissetmemesini sağlayabilirdim ki kan aldıktan sonra yaralarını bir Zoeen formülüyle sardım ve onu kendi ellerimle yine besledim). Kurban o gece giyotin yatağında her kafasını kaldırdığında, kendi kanı sürülmüş, keskin bıçağı görerek yatmalıydı ve öyle oldu da.
Tuyna, kesiklerinin acısını hafifleten formülüm sayesinde, etrafı örülü kırmızı, güzel hazırlanmış yatağına, biraz rahatlamış olarak yattı. Tüm gece inceden inlemelerini dinledim. Bu Tuyna'yı daha çok sevmeme, acı çektiği için üzülmeme ve içimde bir an önce onu o acıdan kurtarma isteği beslememe sebep oldu. Gece geçmek bilmedi ne Tuyna, ne ben ne de annem uyumuştu.
Uykusuz gecenin sabahında uzun beyaz ipekten tören elbisemi çıplaklığıma giydim. Kurbanın acısına duyulan saygının sembolü olan kenarından teller çıkarılmış zincir tasmamı taktım. Giyotin yatağını banyoya taşıdım. Her şeyi tek başıma yapmam gerekiyordu. Bu taşıma işlemi sırasında zincir tasmanın dikenleri gerilen kaslarıma batarak ipek geceliğime biraz kan akmasına sebep oluyordu. Tuyna’yı bu hayatında son kez sevdim ve sabaha şükür duasını gözlerinin içine bakarak okudum. İkimiz de yaralıydık, ikimiz de aynı acıyı hissediyorduk, ikimiz de birbirimizi çok seviyorduk. Muhteşem ötesi, eşsiz bir paylaşımdı.
Tuyna’nın da rahatladığını ve sonsuz hayat zincirine eklenmeye hazır olduğunu anladım. Evet onun sırasıydı!
Başını hazneye yerleştirdim. Urganın düğümünü hafifçe çözdüm ve hafifçe ipi elimden bıraktım. Ben ne kadar ağır hareket ettiysem giyotin aradaki zaman farkını kapatmak için o kadar hızlı aşağı kaydı. Ne olduğunu anlamadan elbisem Tuyna kırmızısına döndü, banyo da. O kadar kan fışkırmasını beklemiyordum ve o kadar keskin bir koku hiç ummamıştım. Bir dahaki sefere kurban işlemini açık havada yapmaya o an Tuyna’nın kesik başı bana bakarken karar verdim.
Tuyna’nın sinirleri atmaya devam ediyordu. Bense onun ilk kanını içmeliydim. Ağzımı boynuna dayadım ve üç yudum aldım. Buna biz sonsuz hayat öpücüğü diyoruz.
Sonra derisini yüzdüm parçaladım, gece yaktığımız ateşin başına tekrar gittim. Ateşi tekrar yaktım ve Tuyna’nın kanına bulanmış elbisemle dereye tekrar girdim. Elbiseyi dereye bıraktım. Çıktım tekrar kurulandım ve yine beş saniyede bir olmak üzere eti çevirip yedim. Tuyna artık bana geçmişti ben de Tuyna’ya. Sevmek işte bu şekilde birleşmek demektir Beyaz Güneşlerin dünyasında.
Tuyna’mı ve ilk törenimi güzel bir anı olarak hafızamda taşıyorum hala. Sonra birçok hayvan beslediğimi zaten söylemiştim. Peki onları da yedim mi? Elbette!
İlk gençliğim boyunca sadece hayvan sonsuzladım ve yedim. Annem de nihayet artıklarını bana bırakmaktan kurtulmuştu. Bu yıllarda insan etini nasıl özlediğimi anlatamam. Ama Ahis’e katılmak da yetiyordu bana…

AHİS
Malum seks ihtiyaç, sevişme ise insanlar için lükstür. Biz Beyaz Güneşler Ahis’te, lüks kısmını hiç düşünmeyiz. Seksi, bir içgüdü ile yaşarız. Böyle olmazsa sevişenlerden biri genelde sonsuza gitmeyi göze almış demektir.
Fihaez törenleri ile kurbanların sonsuza gönderilmesinin ardından gelen üç günlük ahis ritüeli her türlü doygunluğun yaşandığı bir festivaldir.
Seçimi, pardon seçimleri, erkek Beyaz Güneş yapar. Seçim(ler)de, kadınlar için ilk adetini görmüş olma, erkekler için on yedi yaşına girmiş olma dışında hiçbir kriter yoktur. Yani cinsiyet, regl durumu, hamilelik, lohusalık, yaşlılık. Hiç! O erkek Beyaz Güneşin, midesel durumu tek belirleyicidir. Kadınlar bu yüzden kurban dönemlerinde hamile olmamaya özellikle önem verirler. Pek çok beyaz güneş kadın eğer hamileyken bu birleşmeyi yaşadıysa bir sonraki sene doğurduğu o bebeği yer çünkü baba bir beyaz güneş değildir ve o arada yeterince gereksiz sevgi yaşama fırsatı olmuştur zaten.
Bazen eğer erkek Beyaz Güneş başka bir erkek Beyaz Güneş’i seçtiyse problem olabilir. Ama sonuçta o da bir birleşmeyle son bulur. Şöyle ki:
Seçimi yapan erkek, diğer erkeğe kurbanından bir parça verme teklifiyle pazarlığa başlar ve bu pazarlık tarafların istekliliğine göre, yarısını vermeyi teklif edene kadar uzun bir süre sürer. Eğer o raddeye kadar pazarlık edildiyse buna hayır diyecek bir erkek Beyaz Güneş yoktur (ben bile!!!) ve meşhur birleşme gerçekleşir.
Ahis için, her erkek Beyaz Güneş’in özel yapılmış bir alanı mevcuttur. Bu alan, dört tarafı toprak, taş kerpiç veya tuğla ile örülü, üstü ya açık ya da cam, bez parçası vb. ışık geçirgen malzemeden yapılmış, ahşap kapıyla dışarı kapanan ve içi boş bir yerdir. Yerler halılarla kaplıdır. Erkeğin Ahis bölgesine girilince, duyuların harekete geçmesini engelleyecek pek çok şey yaparız ön hazırlıkta. Öncelikle üçüncü bir kişi birleşmesi kesinleşmiş kişilerin ağızlarının içine bir bez parçası tıkar ve sıkıca bağlar. Sonra da gözler bağlanır. Çiftleşecek kişiler kesinlikle birbirlerini çıplak görmezler. Üçüncü kişi tarafında soyulurlar. Çiftleşmenin taraflarına göre pozisyon ayarlanır. Kadın, erkek için dizlerinin ve ellerinin üzerine çöktürülür. Erkek de ona yakın bırakılır. Sadece Ahis pozisyonunda birleşilir. Üçüncü kişi mutlaka birleşmeyi izlemek zorundadır çünkü ağız ve gözdeki bağlardan birinin çıkması demek partnerlerden birinin kesin ölümüyle sonuçlanacaktır. Eğer ölümle sonuçlanan bir birleşmede üçüncü kişiysen bundan sonra hiçbir Beyaz Güneş’le bu ritüeli yaşayamayacaksın demektir. Çok adil bir ceza değil mi, yani aç gözünü seyret yoksa Ahis yok!!!(!) Böyle büyük dikkatle seyredince tabi üçüncü kişi de zincirleme Ahis’e dönüştürebilir bu birleşmeyi. Yani üçüncü kişi çıplak gördüğü kadın ya da adama o sırada ilgisini belli edip, o çiftleşmenin ardından kendi ağız ve gözünü bağlatarak olaya dahil olur. Bir öncekinde Ahis partneri olan üçüncü kişi durumuna geçmiştir artık. Bu üç kişi arasında olanlar orda kalır. Sadece üçüncü kişiler görür. Pek çok Beyaz Güneş efsanesi vardır tabi kuralların çiğnendiğine dair ancak sonuçta o üç kişi Ahis alanlarından canlı çıktığı sürece sıkıntı yaratmaz. Görev bilinci ve sır tutma kabiliyeti bu noktada çok sağlıklı işler çünkü kimse kurban tören zamanında Ahis’siz kalan bir Beyaz Güneş olmak istemez. Bu kadar sınırlı ama bir o kadar da özgür ve farklı birleşme olmadığını düşünüyorum ben hala bunca deneyimim ardından. Hatta Ahis’ten vazgeçmemek için feda ettiğim şeyleri birazdan öğreneceksin ve eminim bana hak vereceksin…
Sana ilk Beyaz Güneş Ahis’imi de anlatayım.
On yedi yaşındaydım. Daha önce köylerden beş - on kız kaldırmışlığım da vardı. Yani Beyaz Güneş çiftleşmesine kendimce hazırdım.

Kuralına kitabına uygun bir Ahis’ti tam olarak.
Seçimimi yapmıştım. Seçilen kişiye göre üçüncü kişi belirleniyordu. O faslı da kolayca geçtik. Ahis alanıma gittik beraber. Benim ahis alanımda her şey kırmızıydı. Yıllarca taşıdığım tuğlalarla örmüştüm dört tarafını, ahşap kapıyı kırmızıya boyamıştım, yere serdiğim halılar ve üst tarafa gerdiğim saten örtü de kırmızıydı. Zoeen’in kırmızı odası. Çok havalıydım yine. İçeri girdik kapıyı kapattık. Üçüncü kişi gelip ağzıma çok pis kokan hatta çişli olarak düşündüğüm bezi tıktığında kusmuğumu mecburen geri yuttum bir- iki kere. Sonra gözlerimi de bağladı. Sonra partnerimin ağzını tıkadı ve bağladı ardından da gözlerini. Önce onu soydu. Beni soyduğunda ilk söylediği inanılmaz ne kadar beyazsın hayret cümlesi oldu. Üçüncü kişimiz bir kadındı. Ne kadar şanslıyım (ilk seferde üçüncü kişinin erkek olması sarsıcı olabilirdi ama sonra yarım kurbana ben de teslim oldum tabi hatta hoşuma da gitti sonra ve sonra…).
Beni elimden tuttu ağır ağır partnerime yaklaştırdı. El yordamıyla neresi neresine tekabül ediyor anlamak için zorlarken kendimi bir yandan da çiş tadını unutmaya çalışıyordum. Sonunda dayandım güneşime. Seçimi ben yaptım biliyorsun ve bil bakalım ne seçtim? On üç yaşında bir bakire! Üçüncü kişimiz de onun annesiydi, seçim faslının neden o kadar kolay olduğunu anladın değil mi! Hep kolayı seçerim.
Küçük bakireyi bir kadına dönüştürdüm büyük bir zevkle. Zirveye yaklaştığımda anne beni tırmalamaya başladı. Onu itekledim zar zor. Bekle! diye bağırdım. Kızın acısını hissedebiliyordum ve çok hoşuma gidiyordu ona acı vermek. Kızından çıkınca, kadın, kızının göz ve ağız bandını aldı. Üçüncü kişi artık küçük, taze, kanı üzerinde kadınım olmuştu. O annesinin gözünü ve ağzını bağladı ve beni annesine götürdü. Tecrübeden mi nedendir anneden daha da çok zevk aldım (seyrederken azdığı için de olabilir). Düşündüm şu an aynı zamanda hem baba hem de büyükbaba olmuş olabilirdim ve bu Zoeen’e yakışırdı doğrusu. Ama hiç bilemezdim çünkü bu kadınlar daha ahis yapacaklardı tören boyunca ve aynı kişilerle o yıl tekrar birleşmek yasaktı.

İLK İNSAN KURBANIM
20 yaşımdaki bayramın son günüydü. İlk insan kurban ettiğim Fihaez töreni… Nasıl oldu da daha önce dikkatimi çekmedi, görmedim anlayamıyorum. Sırtı dönüktü bana. O uzun, dalgalı, kumral, içinden güneş geçen saçları çıplak sırtını ürpertiyordu eminim. Ya da benimkini ürperttiği için onda da aynı duyguyu aradım.

Yaşlı kadın benim bakışımı fark edince kızı iteleyip önüne geçti. Çok geç piç kurusu, Ahis bitti biliyorsun dedi. Bense öylece kalakalmıştım. Kız kenardan o kızıl gözleriyle bana itici baktığını sandığı an bir sonraki sene için planımı yapmıştım bile.
O sene, ben köyden kimsesiz, deli sanılan ve hiç sevilmeyen genç bir oğlanı (deli değildi, annesi delirip, babası başka bir kadınla köyden gidince, köylüler tarafından tartaklanmış, istismar edilmiş ve dışlanmıştı, yani anlayacağın çocuğu yemişler ve kemiklerini tükürmüşlerdi), annemse hasta annesini kurban etmişti ki sonsuza gidebilsin. O bir ömür boyunca birbiriyle neredeyse hiç göz teması kurmayan, konuşmayan iki kadın nasıl öyle sarılabilir ve sonsuzluk duasını birbirlerinden hiç ayrılmadan nasıl söyler gözlerimle gördüm ama yine de inanmadım!
Burada kafanda sorular oluştu sanıyorum. Beyaz Güneşler kurbanlarını nerden buluyor?
Cevap o kadar basit ki: Bu yaşanan dünyada savaşlar, felaketler insanları bölüyor. Milyonlarca kayıp ve bir o kadar da yalnız yaşlı, kadın ve çocuk var. Bunun dışında milyonlarca da açlık çeken insan yaşıyor başka başka yerlerde. Üç kuruşa hayatlarını yok sayabiliyorlar (çünkü zaten değersiz hayatlarını başkaları yönetiyor), çok tehlikeli işlere dalabiliyorlar, her türlü istismar doğal olabiliyor vs. vs. Beyaz Güneşlerin benim gibi yetenekli olmayanları yaşamak için oraları seçer. Kolay yoldan bulur kurbanını ve onların sevgiye, inanca ve korkmayacakları sonsuzluğa o kadar ihtiyaçları vardır ki… Tıpkı benim ilk kurbanım gibi!..
Fihaez’in yapıldığı tapınağa ilk girişimdi. Biz beyaz Güneşler çukur tapınaklarda ibadet ederiz. Çünkü inanırız ki güneş nasıl, ne kadar dibe gidersek gidelim bizi bulabiliyorsa, işte öyle her zorda kalışımızda bizi bulup, koruyup, kurtaracaktır. Bu yüzden ona en değerli eşyalarımızı bu çukur tapınaklarda sunarız.
Fihaez’in yapıldığı çukur tapınak ise diğerlerinden farklı olarak çok daha büyüktür, bu büyüklüğüne yakışır bir ismi vardır: Şeylavi yani sonsuzluk ve bu tapınak Ulu Utmasna’nın yaptırdığı özel tapınaktır. Şeylavi’ye girmek için on beş geniş ve yüksekçe toprak basamak çıkılır, sonra yüz geniş ve yüksekçe toprak basamak inilir. Bu çıkış ve iniş basamaklarının her biri aynı genişlik ve yüksekliktedir ve Şeylavi’nin dört tarafını çepeçevre sarar. Tapınağın devasa büyüklükteki orta alanında açılmış sayısız kanal ve oluklar vardır. Bunlar önce kurban kanını toprağa göndermeye, sonra da ritüel bittikten sonra alanı yıkamaya yarar. Hiç bir Beyaz Güneş kurbanından bir parça bırakamaz. Fihaez için yaşı tutmayan ve kurban olmayan buraya kesinlikle giremez Fihaez günlerinde. Onun dışındaki zamanlarda Şeylavi yine en azametli tapınak olarak günlük dua işlevlerine hizmet etmeye geri döner.
Annemin kardeşimi kurban ettiği Fihaez’den beri merak ediyordum aşağıda neler olduğunu. Diğer taraftan da açlığım sürekli aşağıda olmam gerektiğini söylüyordu.
İlk defa Fihaez ritüeline katılıyordum. Annem bana nasıl sonsuzlayacaksın diye sordu.
Üç şekilde sonsuzlayabiliriz. Ben duası en kısa olanı, yani boğmayı seçerim hep çünkü sadece onun duasını ezberledim. Diğerleri kesme ve silahla vurmadır. Duası en uzun olan silahla vurmadır, çünkü kurban hızla bu hayatı terk eder ve acıyı hissetmez üstelik göz teması en az olan en kolay yol budur. Sonsuzlaması kısa da sürse o uzun duayı ezberlediğimi düşünemiyorum.
Genç oğlan boğazı ellerimin arasında, daha önce ona verdiğim uyuşturucu bitkinin etkisindeyken duamı okumaya başladım:
Yur senden aldığım altını sunuyorum bedenime, seninle yaşamaya, sana yaklaşmaya. Yağmurundan gelen sıcağına…
Bana baktı ve beni Yur neyse ona gönderemezsin dedi.
Bu çok büyük bir kafa tutmaydı. Hal bu ki yol boyunca onun hayat hikayesini dinleyip acısını paylaşmıştım. Köyde onunla tek selamlaşan bendim. Onu köyüme davet ettiğimde de çok mutlu olmuştu. Şimdi neydi bu diklenme üstelik uyuşturucunun da etkisindeyken. Bense yücelmiş, ulvi havamı her hücremde hissediyordum ve ona
Evet ama Yur’u sana getireceğim sevgimle dedim.
Son nefes bakışları hep aynıdır. O yüzden diğerlerinden çok farkı olmadı ilk insan kurbanımın benim için. Tek farklı olan Semerre’ydi. Çünkü son bakışını görememiştim.
Fihaez’lerden aklımda hep Şeylavi içindeki karmaşa kalır. Boğarak sonsuzlayacaklar bir yerde, silahla olan başka tarafta, kesecekler de başka köşede gruplaşır. Silahlar merdivenlere doğru ateşlenir ki kaza kurşunu olmasın. Dualar her zaman sesli söylenir. Yüce bir ses seviyesine ulaşır güneşe uzanır, o ulvi hissi anlatamam (Fihaez’e girme iznim olmadan önce dışardan duyardım ve göz yaşlarımı tutamazdım onu yaşamak ise apayrı bir ölümsüzlük katıyordu her birimize ve bunu gördüm her Fihaez’de). Kanlar, kanlar ve sonra keskin, uyuşturucu kan kokusu... Sonsuz hayat öpücüğüyle kıpkırmızı olan ağızlar... Bilmediğim diller, rengarenk tenler, bir o kadar farklı inanış ama tek ortak nokta orada herkes yalnız ve anlarının telaşında…
Hayatın gerçeği bazen hiç bilmediğin bir inanışın ibadeti yapabiliyor seni. Sorsan o sonsuz insanlar anlatırlar sana…
Boğduktan sonra parçaladım ve yanıma aldım genç dostumu. Şeylavi, ikinci gün yapılacak yeni ritüeller için yıkandı. İkinci fihaez gününü, üç gün boyunca sürecek haz ritüelleriyle, Ahis izledi. Hiçbir Fihaez ve Ahis’imi unutmadım. Beni ben yapan her şeydi onlar, sonsuzluklar…
Geçici köyümden getirdiğimi yanımda geri götürüyordum. Annem de annesini taşıyordu.
Köyde hayat kendi rutininde akıyordu sevdiğim dereler gibi. Bir gün ben yine dağ, bayır hayallerimle, mucizeler aradığım otların arasında, aylak aylak dolanırken, uzaktan bir kadının bir el arabasında başka bir kadını taşıdığını gördüm. Zar zor seçmeye çalıştım, köyden mi, yoksa yabancı birileri mi diye ama burnuma bir koku çalındı o anda, tanıdık bir sesin selamı gibi, gözlerim değil ama burnum seçti içinden güneş geçen saçları.
Olamazdı, imkansızdı. Ama oldu. Aradığım mucize oradaydı, kendi kendine ayağıma kadar gelmişti işte!
Aşağı doğru nasıl koştuğumu hatırlamıyorum. Kızıl gözlerin içinde bulduğumda aksimi, soluğumun kesilmesiyle durdum…
El arabasının tutma yerleri kızın elinden kayınca arabada sertçe sarsılan yaşlı kadın ağza alınmayacak küfürleri ardı ardına sıralayarak elindeki değneği savurdu, neyse ki isabet ettiremedi.
Ben yaşlı kadını hemen kucağıma aldım ve bir ağacın gölgesine taşıdım. Kız orada öylece izliyordu bizi.
Yaşlı kadına heybemden çıkardığım suyu içine tükürdükten sonra içirdim.
Nereye böyle analık? dedim.
Beni tanımamasını umuyordum ama yaşlı kurt seni tanıdım dedi, senin kızda gözün var.
İçimden kadını orada boğmak üstelik etini yemeyip, arada hapis bırakarak cezalandırmak geldi.
Bense evet dedim öyle bir bakmıştım kıza ama nasıl söylesem ben daha çok kısa saçlıları tercih ederim.
Yaşlı kurt gülmeye başladı. Seni gidi ibne güneş diyerek iteledi beni.
Çok kurban kaptırdın mı diye o eksik dişleriyle, pis ağzını, tekrar görmek zorunda bıraktı beni.
Bense Beyaz Güneşlerde ibne popülasyonu hiç az değil artık. Kurbanlar için göstermelik pazarlık ediyoruz dedim. Yine o lağım gibi ağız! Aklına hangi Ahis’i ya da Ahis’leri geldiyse artık başını, hafifçe gözlerini kısarak, salladı.
Belli ki rahatlamıştı.
Tekrar ettim sorumu nereye böyle analık?
Bu beceriksiz kaltak beni nereye kadar taşıyabilirse, gönlüm nereyi çekerse oraya dedi.
Hemen atıldım. Buraya çok yakın, sahibi yeni ölmüş bir çiftlik var. Biliyordum çünkü bizzat sonsuzlamıştım kendisini. Zaten yaşlı kurt da anladı hikayenin gelişini. Pis pis sırıtarak (yine o ağzıyla) kimse ilgilenmiyor mu evle dedi. Herkes lanetli olduğunu düşünüyor dedim.
Tamam dedi göster bakalım.
Eve kadar kadının arabasını ben çektim. Kız arkada sanki adımı yokmuş gibi sessizliğini anlamlandırarak yürüyordu. Onu eşsiz kılan, bir sürü özelliğini varsayarak sıralıyordum içimden bense.
Yaşlı kadına bu gereksiz kızı nerden buldun, eminim adı bile yoktur dedim.
Yaşlı kadın adı var dedi ama haklısın yok gibi. Semerre dedi adı. Ahis’te kuralsızlığı nedeniyle lanetlenen ve öldürülen aptal bir kadının kızı. O günden beri özel hizmetçim. Ne kadar şanslı değil mi? Ona bu ismi de ben taktım.
Semerre’nin anlamı “bir hiç” demekti.
Kendi kendime sıraladığım eşsizliğinin sayısız nedeninin altını, sahibinin hiçliğiyle doldurmuştum,
Semerre…

Yaşlı kurt eve bayıldı. Ne de olsa her şey hazırdı ve insanlardan yeterince izoleydi. Üstelik benim gibi gönüllü bir enayiye de sahip olmuştu. İlk iş evi temizletti bize kendisi büyük bir zevkle her şeyi döküp saçarken. Ama sonra anladım ki bu dağıtma işlemini bilinçli yapmıyor, basbayağı gözlerinde problem var. Loş ortamda hiçbir şeyi net seçemiyor. Bu dedim içimden, sonra çok işime yarayacak.
Gönüllü enayi olarak her şeyi hızla hallediyordum gitmelerinden korktuğum için. Kız bir türlü açılmıyordu, sürekli yaşlı kurtun arsızlıklarına hizmet ediyordum. Emindim ama bir gün gelecekti kendi ayaklarıyla. Bugüne kadar kimse Zoeen’e karşı duramadı ki o dursun. Kendi gelmezse bitkilerim getirirdi bana onu. Ama ben isteyerek gelmesini bekledim…
Annem beni gördüğü zamanlara saklarken enerjisini, ben iyice bu eve ve evdekine konsantre olmuştum…

AŞK=SEMERRE=…
Yavaş yavaş açıldı Semerre de.
İlk sesini duyuşum, kuşların susuşu. İlk tenine dokunuşum, çimlerin yok oluşu. İlk öpüşüm, suyun yerini alışı. İlk sevişmemiz, Beyaz Güneş’likten sözde cayışım…
Semerre elime bir kağıt tutuşturdu: Semerre’nin sihirli harfleri! Hala saklıyorum. Ben de harflerden başlayayım anlatmaya, Semerre’nin yaptığı gibi. Her harfte iki seçenek var. Yapılacak şey çok kolay, birini seçivermek. Ama hiç de öyle değilmiş. Oynarsan benimle sen de göreceksin. İşte bu Semerre’nin Beyaz Güneş ikilemi. Nasıl mı? Oynayalım anlatacağım…

SEMERRE’NİN SİHİRLİ HARFLERİ
A: AKIL, ALGI
B: BİLGİ, BİLİNÇ
C: CAN, CANAN
D: DENGE, DENKLİK
E: EZBER, EDİNİM
F: FİİL, FAİL
G:GÜNEŞ, GÖLGE
H: HAK, HAKİKAT
I: IŞIK, IŞIN
İ: İSİM, İTİBAR
K: KIVAM, KESİN
L: LALE, LEYLAK
M: MANA, MADDE
N: NEDEN, NASIL
O: ONUR, OLAY
Ö: ÖNEM, ÖZGÜR
P: PARA, PAHA
R: RAST, REHİN
S: SÖZ, SIR
Ş: ŞART, ŞANS
T: TAHMİN, TEDBİR
U:UZAK, UĞUR
Ü:ÜMİT, ÜŞENGEÇLİK
V: VAAT, VİCDAN
Y: YASAK, YANLIŞ
Z: ZAAF, ZAN

Seçimlerini yaptıysan kendi seçimlerimle anlatayım. İki seçeneğe de dikkat ettiysen birini yönetiriz, diğeri bizi yönetir. Akıl, biz yönetiriz, algı ise bize gelir, bilgi gelir, bilinç içerdedir, can sensin, canan gelir, denge içindedir, denklik gelir, edinim gelir, ezber maalesef içindedir, fail biziz, fiil gelir, gölge kendinsin, eğer güneş gelirse, hakikat sensin, hak gelir, ışık sensin, ışın gelir, isim sensin, itibarın gelir, kıvam sensin, kesinlik maalesef gelir, madde sensin, mana gelir…
Yamyamlarda sahip olunanlar, gelenlere yol açmaz dedi Semerre.
Yamyam? Diye böldüm konuşmasını.
Evet dedi yamyam. Beyaz Güneşler insan eti yemezlerdi. Ne zaman insan eti kutsal oldu o günden bu yana bence beyaz yamyamız.
Bu konuşmasından anladığım tek şey, inanmıyor oluşuydu.
Hemen cevapladım tabi: Bu Fihaez ve Ahis ritüellerinden hiç hoşlanmıyorum. Sonsuzluk fikri gerçekten çok cazip, bunun etrafında kim toplanmaz ki değil mi?
Semerre de, bu sonlu hayatı ancak sonsuzlukla ödüllendirirsen insanları yönlendirebilirsin çünkü özünde korku var dedi.
İçimden ne alaka diyordum. KORKUYMUŞ! Ben inancıma göre yaşıyordum ve bunun huzurunu içimde taşıyordum, sonsuzlarımla birlikte.
Mesela dedi bir sonraki Fihaez’de seni kurban etsem?
Hiç bekleme, şimdi kurban et diye hızla başladım konuşmaya, senin bedenine karışmak için her yol kabulümdür, seninle sonsuza kadar kalmak ancak ödül olur bana.
Suratı asılsın mı, hoşuna mı gitsin bilemeyen Semerre, topladı hemen kendini, düşüncesi bile iğrenç, bir insanı öldürmek…
Hayır dedim öldürmek değil sonsuzlamak.
Her neyse dedi, bu hayattan ayrılanların daha güzel bir yere gittiği düşüncesi herkesi rahatlatıyor.
Öyle görünüyor dedim, ne kadar inanç, kültür, gelenek varsa hepsi ölümü yumuşatmak için.
Semerre dalgın dalgın sürdürdü konuşmasını: Beyaz Güneş halkı beyaz yamyama dönüşüyor, ne için? İnsan öldürerek ölümü yumuşatmak için. Sonra da buna sonsuzlamak diyerek aslında içten içe yapmaktan zevk aldıkları şeyi inanç kılıfıyla toplumlarına uygun bir şekilde yaşayabiliyorlar. Ama içlerinden soruyor olmalılar bence acaba böyle düşündüğümü, işime geldiği için bunu yaşadığımı anlıyorlar mıdır? Bu yakalanma duygusunu yaşayan iki kişinin itirafı yeterdi tüm düzeni alt üst etmeye.
Ben de bundan sonra beyaz yamyam diyeceğim dedim, bu düğüm bir gün çözülene kadar.
O zaman neye inanacaklar diye sordu Semerre.
Önce kendilerine dedim (çok beylik laflara girmeye başlamıştım hemen toparlamam lazımdı)
Bana mutlu görünüyorlar dedi, ama ben mutlu değilim. Bu ritüeller, soğukluk, cahillik, dünyadan kopukluk, reddedişler… İstediğim hayat bu değil! Gözleri kocaman açılmıştı, bir geçit gibi sanki ben ikna olup geçecektim ve o yumacaktı gözlerini.
Hemen onun düşüncesinde olduğuma inandırmam lazımdı. Ben de istemiyorum dedim. Ama tek başımayken başka bir yol da aklıma gelmedi.
Böylelikle Semerre’yi bir takım olduğumuza inandırdım. Takım, sırdaş, sevgili, dost, aile, ruh ikizi ne geçerse aklından karşılığı Zoeen olacaktı.
Evet dedim Beyaz yamyamlarda sahip olunanlar diyordun?
Gülümsedi,
Evet dedi beyaz yamyamlarda sahip olunanlar, gelenlere yol açmaz. Sonra devam etti dudağının kenarındaki gülümsemeye asılı kalmış kirazı tutarak sanki, bizim ikilemimiz budur.
Ben hep gelenleri seçmiştim, tıpkı Semerre’nin yaptığı gibi… Aslında hiçbir şeye sahip değildik sadece gelenlere hevesliydik. Bizim işaretimiz buydu ve Maya’ların dediği gibi birbirimizi işaretimizden tanımıştık Semerre’ye göre.
Bu Maya’lar da kimdi?
Bir tek “L” harfinde takılmıştım ama içgüdüsel olarak Leylak demiştim.
Gelelim meşhur “L” harfine dedi… Lale ve leylak… Pers mitolojisine göre bir yaprağın üstündeki bir çiğ tanesine yıldırım düşmüş, böylece çiğ tanesi ve yaprak alev almış. Daha sonra donmuş ve lale meydana gelmiş, çiçeğinin ortasındaki koyuluk bu yanmanın hala devam eden izidir.
Leylak, renk renk, dayanıklı bir çiçek, mitolojisi yok. Gayet gerçek! Yani Lale sensin, yangın izi taşırsın hep ve leylak gelir, renkli görünür ve dayanıklılığı ve gerçekliği sana bağlıdır.
Bu Persler de güzel hikaye anlatıyormuş dedim.
Semerre hikaye değil dedi. Onların gerçeği bu.
Bu harflere baktığımda ilk gördüğüm gelenlerdi, hemen seçmiştim…
Semerre…
Kurbanım olmayacağını sanıyordu. Çünkü onu beyaz yamyam saçmalıklarına inanmadığıma ikna ettim. Ölümlü hayatta aşkı arıyordu umutsuzca, yaşadığı bu cenderede imkansız olduğunu bile bile üstelik… Oradan buradan bulduğu kitapları gizli saklı okuyordu. Çok sevdiklerini bana da anlatıyordu.
Deli gibi istiyordum onu, önce bedenini sonra kanını, sonra da etini.
Yani onu kandırdım sonsuz sevgiyle. Saf Semerre, sonsuzluğun sadece hayatta olduğunu anlamadı. Sandı ki en büyük sevgidir sonu olmayan.
Her gün buluştuğumuz derede akan su gibiydi benim için ve eti de su tadındaydı, gerçekten!
Not: Tüm harfleri tek tek açıklamama gerek yok sanırım akıllı olduğunu düşünüyorum.
*********
Bir gün, Semerre insana çok yakından bakmak bambaşka bir şeydir demişti. O kadar yakından bakınca sadece kusurlar görünüyor. İşte bu yüzden gönül gözü var. Mükemmel derecede örtüyor görülmek istenmeyeni.
Bense her zamanki aşık tavrımla sana ne kadar yakından bakarsam bakayım kusur bulamıyorum, benim gönül gözüm de gönül sözüm de sensin Semerre’m demiştim.
Derinlerden bahsediyorum dedi. Herkesin görmediğinden.
Derinler karanlıktır dedim gönül gözü bile ışıtamaz oraları.
Bana kendini her açmaya çalışmasında yüzeyi seçerdim böyle. Gerek yoktu aşkı zorlamaya. Aşk ne ki zaten, birini arsızca merak edip, onu yaşayıp, tadına doymak değil mi?
Semerre anlıyordu beni. Ama ben ona öyle aşk kelimeleri fısıldayıp, öyle sürprizler yapıyordum ki yarattığım bu rüya aleminden dışarı çıkmasına izin vermiyordum, bir durup gerçekte ne istediğini düşünmesine hep engel oldum.
O dere her gün bizi yıkadı.
O dere gördü ikimizin tekliğini.
O dereden akan her suyu içtik bedenlerimizden…
***************
İlk yazımız, Semerre’nin kendini anlatma ihtiyacının beni böyle kabul etmeye dönüşmesi, sonbahar ve kışımızsa benim onu rüyalardan rüyalara uçururken kanını ve etini hayal etmemle geçti.
Semerre’ye sayısız şiirler fısıldadım, gücüm doğadan geliyordu. Hiç birini unutmadı Semerre. En değerli varlığıydı sözlerim. Bütün şiirlerimin sonunu kendi dilimizde sözlerle getirirdim. Bu onu daha da özel yapıyordu, her şeyi anlıyorduk biz aramızda.
Semerre’ye fısıldadığım ilk şiir:

PERİM
Ellerim yabancı bana
Saklamak için sırrını
Kaba böyle, biraz.
Yeşilin, mavinin, sarının
Arasına saklanan
Beyaz, sıcak, sonsuz
Nefesinle kıpırdanırken dallar,
Dolanır toprağımda ürpertin.
Ellerimi alırsın
Zaten hakkın olan
Değiştirirsin
İki narin kanattır onlar
Sırtının hayalinde
Aslında,
Anları arayan
Varlığınla anlam kazanan
Ki perim,
Cevma herce sumanes ( Her şeydedir senin anlamın)

Zoeen

Nisan ayına geldiğimizde kaçınılmaz olarak Fihaez ve Ahis konuşuyorduk. Çünkü evlerde hazırlıkları başlamıştı.
Kurban bulmak lazımdı. Onun planı daha önceden başlardı ama harekete geçmek için son planlar yapılırdı.
Semerre gitmeyelim dedi, ben de inanmıyorum bu saçmalıklara sen de.
Semerre’m, perim, anlamıyorsun annemden kurtulamam. İstemesem de onu götürmem lazım. Oraya gidince de gereğini yapmalıyız biliyorsun. Ya sen yaşlı kadını ne yapacaksın?
Umurumda değil hiç biri kaçalım bu zırvaların olmadığı yerlere dedi.
Neyle, neyimiz var perim elimizde? Bu sene yapamayız dedim.
Aslında bal gibi de yapabilirdik. Ama ben sürekli sorunlar sıralıyordum. Benden ayrılamayacağını biliyordum ne de olsa.
Bu seneyi bir atlatalım seneye bakarız dedim.
Bakarız dedi, uzaklarda hiç görülemeyeni arayan sesiyle, bakarız…
Dedim seninle Ahis yapmayacağım. Çok şaşırdı. Hatta o kadar ki “nasıl?” derken sesinden oluk oluk akmıştı o şaşkınlık. Çünkü dedim üçüncü kişi istemiyorum bizde.
Aslında ben üç günlük Ahis’lerde rezillikten rezilliğe akma hayalindeydim. Yeni kadınlar, adamlar, kızlar, beklenmedik olaylar, fantaziler… Çok özlemiştim Ahis büyüsünü, hatta insan etinden fazla!
Semerre, perim, onu da kabul etti.
Mayısın ilk günü onlar yola çıktı, yaşlı kurt biraz dolaşmak da istiyormuş efendim. Mayısın onunda da biz trenle başlayan yolculuğumuza çıktık.
Nasıl bilebilirdim ki Semerre’nin Ahis’te hamile kalacağını. Nasıl bilebilirdim aylar boyunca onu dilediğimce göremeyip, ona yaklaşamamanın bana bu kadar koyacağını, Semerre’min ellerimden kayacağını…

Mayıs ayından, temmuz ayı başına kadar hep bir bahane ile kaçtı benden.
Yaşlı, kör kurtla didişmek zorunda kalıyordum hep, üstelik hizmet de ederek.
Sürprizlerim, sözlerim geçmiyor gibiydi artık ona. Göz pınarında hep bir damla gördüm ama daha fazla değil. En güzel şiirlerimi bu günlerde söyledim, ona izin verdiği kadar yaklaşabilirken. Dizelerimi, nefesimden saçları kıpırdarken, her göz açıp kapamasında kirpiklerini yüzümde hissedip, gülümserken fısıldamak isterdim oysa.
Ben dere kenarındayken bir gün geldi nihayet perim de. Hemen atıldım üzerine, çok özledim dedim, çok özledim…
Deli gibi titriyordu soluklarımız. Kalbim çoktan çıkmıştı yerinden, beynim atıyordu kendini oradan oraya. Ellerim… Elleri… Dillerimiz…
Dereye düştük birbirimize düğümlenmiş halde. Sular aktı altımızdan, biz sulara aktık, aktık…
Sana yakından baktım dedi uzanmış onu okşarken, yine kusur bulamadım. Bu yakın- uzak hikayesini neden bu kadar uzatmıştı bir türlü anlayamamıştım. Şimdi yeri miydi ki bunun?
Senin dedim gönül gözün, o güzel gözlerini iyice kullanılmaz hale getirmiş ha Semerrem?
Gülüştük. Her şey yoluna girdi sandım.
Hamileyim dedi.
O aradaki bir süreyi hatırlamıyorum.
En tepeden sonu olmayan bir dibe, düşmek düşmek nasılsa öyle, hacimsiz, mekansız, zamansız, uğultulu...
Doğurmak istemiyorum dedi.
Olmaz dedim Ahis o kutsal.
Garip baktı bana inanmaya mı başladın sen dedi.
Hayır tabi senin olduğu için kutsal o dedim.
Semerre, perim, Ahis’le alakası yok, eğer sen benimdir dersen doğuracağım. Eğer sen, gideriz buralardan dersen doğuracağım dedi.
Ben bir sonraki Ahis’i de bu bebek sayesinde yaşayacağımı anladığım için benim dedim, senin gibi o da benim.
Semere, perim, gözyaşları içinde bana teşekkür ediyordu, o Ahis’i yaşattığım için, onun sonucuna katlanması gerektiği için benden nefret etmesi gerekirken, hatta benim ona teşekkür etmem gerekirken…

Planlar yaptık. Önce para biriktirecektik. Doğumdan sonra da gidecektik. Çok kolay olacaktı. Kimse şüphelenmeyecekti. Her şey harikaydı!
Hamileliği boyunca yapması gereken pek çok şeyi üstlenmiştim. Hiçbir şey yapmasına izin vermiyordum para bulamasın diye. Tahmin edeceğin gibi ben de para falan biriktirmiyordum.
Annem için beni az görmek tabi ki dert değildi. Ne de olsa akşamları mecburdum geç de olsa eve gitmeye ve o nedense azalmış enerjisiyle bana pek de fazla bulaşmıyordu. Ama küfürleri de yeterdi. Saatlerce küfredebilirdi bana, varlığıma…
Kasım ayında Semerre, kısa bir yolculuğa çıkmak istediğini söyledi, yalnız başına. Kitap okumak istiyorum dedi. Anladım ki şehre gidecek. Tamam dedim. Birikmiş paradan bana verebilir misin diye sordu.
Tabi ki dedim. Annemin takılardan kazandığı tüm parayı çaldım ve Semerre’ye verdim. En fazla bir ay kalabilirdi gittiği yerde o parayla.
Gitti…
Martta tek başına dönene kadar…
Geri döndüğünde ben her gün olduğu gibi yaşlı kurtun işlerini görüyordum. Hastalığı epey ilerlemişti Semerre’nin yokluğunda. Bu sene onu kurban edecektim, o yüzden iyi bakıyordum.
Buz gibi, ipince, ne bir bavul, ne bir eşya, ne bir çocuk! Bomboş geldi. Yüzü bile yoktu Semerre’m değildi sanki.
Kapıdan girdiğinde ağzımdan ilk çıkan zayıflamışsın oldu.
O da burada ne işin var diye ruhsuzca sordu.
Ben de sence diyerek ruhsuzca soruladım sorusunu.
Ben çocuk nerde diye sormuştum, o sana ne demişti, ben de görüşeceğiz demiştim aslında.
Öylesine dahi olsa bakmadık birbirimize.
Konuşmadık da sonra…
Ben çıktım.

O anda, benim onu sonsuzlayacağımı bilerek geri döndüğünü ve beni hiç affetmeyeceğini anlayamamıştım.

İlk İki - üç gün nasıl geçti bilmiyorum. Sürekli dağ - bayır dolandım. Bitkiler hiç konuşmadı benimle hoş konuşsalar da onları duyacak halde değildim. Nasıl diyordum sürekli, nasıl giderken şüphelenmedim bunu yapabileceğinden? Nasıl Semerre o kutsal Ahis’i bana söylemeden kaybeder? Hangi cesaretle tek başına döner de yıkar aşkımızı, ona olan inancımı? Oysa ben doğumdan sonra Semerre’yi sonsuzlamaktan vazgeçmeyi bile düşünmüştüm. Yani Semerre, Ahis ve ben birlikte yaşayacaktık ama Beyaz Güneş olarak. Semerre, yanında olduğum sürece, kabul ederdi bunu da, emindim.
Ama o yalnız döndü. Kısa süre diye gitti, aylar sonra, kendi planını yapmış olarak döndü. Semerre’yle eskisi gibi olamazdım. Yenimiz de artık yoktu bundan sonra. Yapacağım tek şey o güneşli saçları sonsuzlamaktı artık. Beyaz Güneş gibi gitmeliydi buralardan. Onu bu yolla korurdum hem. Benim görevim zaten onu ezelden ebede korumak değil miydi aslında? Diğer taraftan da o çok merak ettiğim kan ve et o kadar cezp etmemeye başlamıştı beni. Onun her şeyini çok istiyordum evet ama şimdi eski saflığında değildi ki! Tarifsiz kızgınlığım günlerce geçmedi.
Dolanmaya devam ettim boşluklarda, doldurmaya çalışarak günleri ama olmadı. Ne Semerre’yi ne Semerre’sizliği istiyordum. Semerre’nin kanına nasıl yalan karışırdı en anlamadığım bu oldu. Tek anladığımsa boşluğun boşlukla dolduğuydu ki günlerce her yere içine düştüğüm boşluğu doldurdum.
Açıklama yapmasını istesem mi diye düşündüm. Ne diyecekti ki, ya öldü, ya kayboldu ya da en kötüsü verdim birilerine. Ama Semerre çocuğuna zarar verecek bir şey yapmazdı, biliyordum. Ne yaptığı zaten belliydi. Bildiğim cevabı duymak istemiyordum ama o an yemin ettim o çocuğu bulacak ve yaşıyorsa bir Beyaz Güneş olduğunu öğrenmesini sağlayacaktım. Onun da sonsuzluğa gitme hakkı vardı ari bir Beyaz Güneş olarak. Ama Semerre çocuğu hakkında bencil kararlar vermişti.
Düşünceli günlerden sonra dereye gittim. Muhtemelen ya ordaydı ya da gelecekti. Derede dizlerine kadar suya girmiş halde buldum onu. Ben de yanına gittim. Çok güzeldi yine. Güneş sanki taçtı başında, o da doğanın bozulmuş kraliçesi!
Bana baktı. Yaklaşamıyordum ona çok fazla. Bana yaklaştı. Saplanmıştım olduğum yere. Günlerce düşündüğüm her şeyden caydım yine bir anda. Güneşe susamıştım. Açtım ağzımı güneş doldu içine. Döküldü ışıkları bedenime, her yerime saçıldı. Dirildim ben ve Semerre’nin nefes almasına izin vermeden uzun uzun öptüm onu. Sıktım etlerini. Sonra burnunu da kapattım. Güneşin son anlarını her yerimde hissediyordum. İnceldi ışığı, inceldi, inceldi. Küçük bir inlemeyle son çıkışını yaptı. Kolları iki yana düştü. Derenin yan tarafında ağacın arkasında keşfettiğimiz gizli mağaramıza doğru yüzdüm onu da çekerek. Semerre’yi orada bıraktım. Ben dereye döndüm yine. Biraz daha yüzdüm belki diyordum gitmemiştir beni bırakıp, yanıma gelir. Gelmedi. Gittim ıslak, soğuk yatan kadınımın yanına uzandım. Kenarı ince ve sivri bir taşı aldım ve sonsuz hayat öpücüğü için boynunu kestim.
Su gibiydi. Eti de kanı da… Kana kana hayatını içtim, hayatına içtim. Semerre’yle oldum sarhoş…
O gece orada kaldım. Ertesi gün yine günlük hayatıma dönmüştüm. Annemle Fihaez’de ne yapacağımızı konuşuyorduk. Ben yaşlı kurtu kurban edecektim zaten ama annem bu sene ben gelmeyeceğim vazgeçtim dedi sen git. Hasta hissediyorum kendimi.
Gittim. Döndüğümde, çantamda yaşlı kurt vardı ama annem de yoktu, Semerre de.
Bir adam vardı evde…



ANNEMİN HİKAYESİ
Sadece ben değilmişim Beyaz Güneş kurallarını yıkarak aşkın ne olduğu öğrenen. Annemin oğlu olduğumu söyleyebilirim. Onun gibi asi, cesur ve vakur.
Neden o kadar dayak yemişim, neden beni yanından ayırmamış anladığımda O, sonsuza çoktan aşkının kanına karışarak gitmişti.
Potyelo yani babam…
Potyelo anlattı, annemi nasıl kaçırdığını ve sonra annemden neden koptuğunu…
Ama ben şimdi bunu anlatmaktan vazgeçtim. Bu detay seni çok ilgilendirmiyor. Sadece şunu bilmen gerek: Potyelo, beni bekleyeceğine söz ver demiş giderken. Annemse giden sensin, söz veren ben, bu nasıl iş, gideceksen defol git artık demiş.
İkisi de o gün annemin bana hamile olduğunu bilmiyorlarmış daha.
Şimdi bana mecbur Potyelo’suz hayatın bedelini neden benim ödediğimi daha iyi anlamışsındır.
Kime kızgındı acaba?
Yaşlı kurtu Fihaez de kurban ettiğim yıl Potyelo da istemediği halde annemi kurban etmiş. Annem yıllardır çiğ etten bulaşan ölümcül bir hastalık kapmış meğer onunla uğraşıyormuş, ben Semerre’den başka bir şeyle ilgilenmezken.
Potyelo’yu aramış annem ölmeme izin verme demiş beni sonsuzla. Potyelo da inanç farklılıkları yüzünden ayrı kaldığı aşkının son arzusunu geri çevirmek istememiş. Her şeyi annemin istediği gibi yapmış.
İşte böyle Zmuvdab nasıl istediyse öyle oldu her şey dedi .
Zmuvdab? Annemin adı Zmuvdab mı, Dabmitr değil mi? Kadın resmen adını yaşamış sayende dedim. Yoksa senden sonra mı değiştirdi ismini ha?! Zmuvdab kötü şans demekti hatta bu biraz değişik bir kelimedir bizim dilimizde söyleniş olarak baştaki “z” harfine baskı yapılır. Bu olumsuzluk katar aslında Muvdab şans demektir. “z” harfine iyice basarak söylemezseniz o şans olarak anlaşılabilir. O anda kafamda netleşti annem bana sürekli zmuvdab ın piçi sin derdi. Bense onu yani işte boktan bir canlısın anlamına gelen bir sürü küfür yerine dinliyordum. Çok değişik söylerdi zzzzzzzzmuvvvdaaaab diye. Meğer bana adını öğretiyormuş. İsmini Dabmitr yapmış sonra. Dabmitr leş kokusu demektir bizde. Kötü şansı, Potyelo’dan sonra değiştirip leş kokusu yapmış, yaşayan leş demiş kendine, Potyelo’nun leşi demiş! Annem enteresan kadındı, şimdi artık sonsuzu aydınlatıyor...
Eeee insan babasını tanıdığına sevinmez mi dedi.
Annem sence mutlu mu oldu şimdi dedim yani bırakıp gidiyorsun, üstelik tüm bu yıllar boyunca onun nerelerde yaşadığını biliyorsun ama hiç karşısına çıkmıyorsun, sonra öleceği için geri dönüp sözde son görevinmiş gibi onun yanında oluyorsun. Keşke hiç tanımasaydım seni, babammış! Olmayan babamın boşluğunun bir anlamı, bir değeri vardı, babasızlıkla inancım perçinlendi benim ve kimin babası olduğumu bilmemenin özgürlüğüyle yaşadım. Şimdi o boşluğu da pislettin, sahte varlığınla. Gelmiş bana babanım diyorsun, üstelik inancı olmayan, sevdiğini terk eden bir baba! Ne bekliyordun kucağına atılacak, ağlayacak bir evlat mı? Seni ben seçmedim ve seçmediğim şeyi sevemem, onun için sevinemem dedim.
O ise ya Beyaz Güneş inançları diye sordu bana.
Cevabım hazırdı: inancımı ben seçtim! Kimsenin inancını sorgulayamazsın.
Sen dedi inanıyor musun gerçekten?
Ben dedim, tüm sevdiklerimi sonsuzladığımı gördüm, onlarla yaşadım. Bir gün onların yanına gideceğim ve hiç ayrılmadık zaten diyeceğiz. İşte orada korkmadan, düşünmeden seveceğiz birbirimizi. Çünkü buradaki hayat gibi değil orası, bir gün bitmiyor. O yüzden korkuların yönetmiyor seni.
Garip baktı bana Potyelo, annen seni böyle anlatmadı bana, sen dedi korku nedir biliyor musun ki?
Sorusunu bıraktı yerine ve gitti…
Korku ilk defa çıkmıştı ağzımdan. Semerre yokken korku vardı demek ki. Çünkü sonsuzladıktan sonra Semerre bana hiç görünmemiş, benimle bağ kurmamıştı. Eti de bedenime huzurunu yaymamıştı bir türlü. O günden beri içimde hep bir şişlik hissi var.

YALNIZ YILLARIM
Annemin gidişinden sonra yalnız kalınca mecburen şehirlere saklanmaya çalıştım. Oralarda daha uzun kalmam mümkün olabiliyordu. Olabildiğince şehre en uzak, en yalnız evi seçerdim. Hedefimde olan iki şehir vardı.
Çiftlik gibi büyük bahçeli evler bulur, kümeste tavuklar, kazlar, kuşlar beslerdim. Bahçede köpek olurdu ve mutlaka birilerini kestirirdim gözüme insan etsiz de kalamayacağım için.
Yakalanmamamın sırrını işi çok aleni yapmam olarak düşünebilirsin. Yani beni tanırlardı, yalnız, şifacı adam olarak. Benden yardım alırlardı. Hastalıklarına neyin iyi geleceğini bilirdim ben, ilaçlar yapardım onlara. Hepsi bana müteşekkirdi. Hepsine hayat verdim, yani ne var aradan birkaç tanesini aldıysam?

İnsan kurbanımla, birkaç gün öncesinden itibaren ve o gece de dahil, hiç plan yapmazdım. Bir Beyaz Güneş olarak kalınlarımı giydiğimde, gecede görünmez olmak gibi bir yeteneğim vardı. Yere basmaz, nefes almazdım, yok olurdum ta ki o etten ilk kanı alana kadar. Sonsuzladığım kişi de beni görmezdi. Bilinçsiz olurdu. Kemiklerini kurbanın kendi evinin dibine hava almayacak şekilde sarar kendi icat ettiğim özel karışımı üzerine dökerek kokusuz olması sağlar ve gömerdim. Benim gömdüğüm yeri kimse anlayamazdı. Hiç fark olmazdı. Üzerinden çiçek varsa çiçek, böcek varsa böcek. Dokunulmamış gibi olurdu. O gece giydiğim elbiseleri de kendi bulduğum bitkisel formülle yakardım. Geriye kalan odun ya da kömür külü olurdu sadece. Kışsa şömine, yazsa barbekü kılıfında. Kimse ölüyü kendi bahçesinde aramadı daha. Ararlarsa onlara yirmi kadar sürprizim var. Ben o kadar güvensiz görüntümün altında öyle güven veren biriydim ki, yaşadığım yerden ayrılırken mutlaka geri dönmem için yalvarırlardı bana.

Nerden bileceklerdi asıl aradığımın ne olduğunu, orada ve onlarda neyi bulamadığımı…


İNSAN HEP SEVDİĞİ ŞEYLERİ YERMİŞ
Zoeen, yani ben, yani düşman…
Kırk dört yaşındayım. Şehre mecburum çünkü hiç bir köy beni kabul etmiyor zaten köylerde işim de yok. Aradığım şeyin buralarda olduğunu biliyorum üstelik.
Kendime gezgin bir iş bakıyordum en azından bu sayede oraları araştırabileyim diye ama yaşlı göründüğüm için tercih edilmiyordum. Kadın Beyaz Güneşler çocuk kılıfını kullanıp gittikleri yerlerden adam da ayartabilirlerken, biz erkek Beyaz Güneşler koca dünyaya sığmayı beceremiyoruz. Her girdiğimiz oyuğu bir dünya sanıyoruz ve orada kayboluyoruz belki ama sonunda yine yalnızlığımıza sarılıyoruz.

İşte böyle böyle başladım kendimi sevdiğimi anlamaya. Utmasna’nınki gibi bir sevgiydi benimki de. Ama yönü değişikti tek. Koruma mekanizması olarak insan, bilinçli bir şekilde kendine zarar verecek şeylerden kaçınır. Yani bir insan kendini kesemez, kanatacak kadar ısıramaz. Bunu bile isteye yapamaz. Ama ben kendimi sevmeye başladığımı anladığım anda zihnimi uzun bir tatile hazırlamıştım bile. Seni de bulmuş olmanın verdiği rehavetle.
Şimdi, sen, çantanı hazırlayıp buraya geleceksin. Hikayenin kalanını benden dinlemek için. Acele et çok zamanımız olmayabilir.















2. BÖLÜM
Hayatta pek çok yaşam, inanç ve sayısız doğru var. Gerçeği kim bilecek?
-Ki gerçek de başlı başına bir reddediş…-









ZOEEN’İ ARAMAM
Bu CD neden bana geldi bilmiyorum. Yazar değilim, gazeteci değilim, henüz üniversite öğrencisiyim. Üstelik zarfta gönderenin adresi de yazılı. Bu bir seri katil mi, bir sapık mı, obsesif bir manyak mı, ya da okuldaki eşeklerden biri yine lüzumsuz şakalar peşinde mi?
Zarfı ilk elime aldığımda içinde ne olduğuna dair herhangi bir fikrim yoktu doğal olarak. İsmim ve adresim çok güzel bir el yazısıyla yazılmıştı. Yani kime gönderilse o zarf açılırdı. İçinden çıkan cd yi hemen bilgisayarıma taktım. İlk kelimeleri duymamla da irkilmem bir oldu.
“İnsan, hep sevdiği şeyleri yermiş. Ben yani Zoeen” diyen o ses sanki çağlar öncesinden bana sesleniyor gibiydi. Öyle eski, öyle yılgın, öyle asırlık pişmanlık ve hasret vardı ki o seste iki kat daha dikkatli dinlemeye başladım.
O uzun uzun anlattıkça ben bir yerinde mantıksızlık bulmaya çalıştım. Mutlaka bir eşek şakasıydı ve her an ufak bir gülümseme tonu, ya da arkadan gelen bir sesle ne olduğunu anlayacağımı umdum. Hiç biri olmadı! İyi bir şakacının elinden çıktığını düşündüm.
Sonuna kadar şüpheyle dinledim dinledim. Yarınki seçmeler, dersler, her şey önemini kaybetmişti birden. Şüphenin yerini çözme inadının almasıyla, bunu çözmek için bir kere daha dinlemeliyim dedim ve bir kere daha dinledim. Yine bir şey geçmedi elime, daha fazla merak ve inattan başka...
Ama ondan da vazgeçtim hemen. Yok dedim canımı yolda bulmadım ben. Merak da etmiyorum altından ne çıkacağını. Yarınki antrenmanı düşünmem lazım. Öğleden sonra başlayan cd serüveni geceye kadar sürdü. Kulaklarım, gözlerim, beynim yoruldu. Yoruldukça sanki alttan bir adrenalin dalgası beni ayık ve zinde tutmaya başladı. İlaçlı bir sesti sanki bu, dinleyene ekstra enerji veren...
Sağa dön yok, sola yok, aklımda o acılı ses, ısrarla beni çağırıyor. Uyumam lazım ama kafamın içinde sürekli yanan bir lamba gözlerimi açık tutmama neden oluyor. Sesi düşünüyorum. Hikayenin saçmalığını bulmaya çalışıyorum… Ama o acı dolu ton bir türlü kendini silmiyor. Hayır dedim, hayatına dön! Saate bir baktım ki 03:07 olmuş. Sadece çok geç olduğunu söyleyen uyumsuz bir zaman olduğunu düşündüm. Uyumam lazımdı. Zorla da olsa…
Rüyamda uçsuz bucaksız bir yeşillikte yalnızım. Bir kadın el sallıyor bana uzakmış gibi görüyorum ama birden yanımdan geçiveriyor yavaşça. Çok normal geliyor bu bana rüyamda. İnanılmaz kokuyor, buram buram yeni biçilmiş çim gibi. Çıplak ayaklarını görüyorum ve bastığı yerlerdeki yeşillikler su birikintisine dönüşüyor. İçinde kurbağalar, nilüferler…
Birden kesiliyor rüya gerisi yok. Ama uyanmadım da. Var da hatırlamıyorum gerisini dedim mutlaka öyle olmalı. Zaten rüyada mantık da aranmaz ki. Ayrıca ne kadar uyuyabildim ki öyle destansı rüyalar göreyim?
Sabah antrenmanda da, sonra okulda da aklımdan atamadım bant kaydını, güçsüz, acı dolu sesi ve rüyayı. Aklımda dolanıp duruyorlardı ve bir mıknatıs gibi çekiliyordum o kadına. Kimdi o kadın yoksa Semerre mi? Emindim tanıdığıma hem de çok yakından. Ama kimdi? O rüya nasıl böyle içime aktı?

Çıkar çıkmaz odama dönüp çantamı hazırladım. Gitmem lazımdı beni çağıran ölüm bile olsa…



ZOEEN’LE KARŞILAŞMAM
Kapı açıktı. İçeri girdiğimde gözleri bağlanmıştı.
Bacakları ve tek kolunun yarısı olmayan bu adam, o iğrenç kokan evde gözleri bağlanmış bir şekilde terk edilmişti.

Ben kalakalmışken gir dedi içeri ve kapıyı kapat arkandan. Robot gibi yaptım dediklerini.
Hemen yaralarınıza bakmak lazım dedim. İstemez dedi, doktor isteseydim hastaneyi arardım.
O Cd’yi hazırlamam, onu kafamda kurgulamam, başına geçip anlatmam ne kadar zamanımı aldı biliyor musun? Kaç uğursuz cd’yi çöpe attım?!. Tamam bazı yerlerde dozu kaçırmış olabilirim ama olduğu gibi anlattım sana her şeyi dedi.
Ama en azından temizleyip sarayım dedim.
Olmaz dedi sargıları açmak için mi uğraşayım bir de?! Anlamamıştım.
Otur dedi, bunları düşünme, güzel kokun varmış, anılarda kalan…
Gittikçe eşek şakası olduğuna inanmaya başlıyordum. Tamam dedim ben de bu oyunun içindeyim.
Sizin için ne yapabilirim diye sordum.
Hah dedi işte şimdi konuşmaya başladın. Öncelikle bana hatırladığın ilk anından başlayacaksın kendini anlatmaya dedi.
Neden dedim.
Çünkü dedi birazdan öğreneceklerine hazırlayacak seni.
Hah dedim içimden işte şimdi oyundayım.
Dalgacı bir ses tonuyla tamam dedim. Yirmi iki yaşındayım. Doğduğumdan beri aynı evde annem, iki kardeşimle yaşıyorum. Ben sekiz yaşındayken annem ve babam hala bilmediğimiz bir nedenden dolayı boşandılar. Sonra aynı yıl babam çok alkol aldığı bir gece arabasıyla nehre uçtu.
Sen dedi kaç yaşındayken boşandılar?
Sekiz diye tekrar ettim.
Önce ağzıyla bir şeyler geveledi sonra da bağırdı, hay bu matematik belasının!..
Birazdan ya öleceğim ya güleceğim diye geçirdim içimden.
Devam et diye emretti.
Sonrasında okula devam ettim. Çocukluğumdan beri atletizm takımındayım. Uzun atlama, yüksek atlamayı da seviyorum ama 100 m engelli en sevdiğim. Ulusal takımdayım ve çok çalışıyorum dedim.
Boyun kaç dedi?
1.92 dedim.
Kilon?
80
Hımmm dedi çok normal.
Ama uzadı artık bu oyun dedim. Yeter!
Dur dedi bakalım, sakin. Ben, seni 22 yıldır bilmeden, son iki haftadır da görecek zamanım olacak mı emin olmadan bekledim.
Görmek için beklerken gözlerinizi kapatmanız çok akıllıca geldi bana dedim.
Seni görüyorum dedi.
Tanrım ben neyin içine atladım böyle?
Tamam dedim şimdi sorma sırası bende artık. O kadar yolu öğrenmek için gelen kişi benim.
Çok emin olma dedi. İkimiz de öğreneceğiz. Ben sonsuza gidip gidemeyeceğimi, sense Beyaz Güneş olduğunu.
Kim Beyaz Güneş?
Sen dedi.
Ama imkansız benim annem, babam, kardeşlerim…
Hayır, öz değiller! Sana ulaşmak için neleri göze aldım ben bir bilsen. Sen bir Beyaz Güneş’sin. Annen seni doğurduktan bir ay kadar sonra sonsuza gitti. Sen doğmadan verileceğin aile belirlenmiş. Bana hiçbir şey söylenmedi. Dipsiz kuyuda aradım seni. Elimdeki tek ipucu bir küçük çantaydı. İçindeki kitaplar ve kitapların arasına sıkıştırılanlardan yani hiçlikten başladım seni aramaya…
Neden dedim sen kimsin? Yoksa babam mısın?
Zırvalamayı kes de dinle dedi ve bir anda bayıldı…
Öyle biçimsizleşmiş bir et yığınını ben bile hareket ettiremezdim. O yüzden yerde sırt üstü uzandırdım. Hazır baygınken yaralarına müdahale ettim. Nasıl olmuştu bu adam böyle?
Ertesi öğlene kadar baygın yattı. O arada ben hiç düşünmediysem yüz kere gitmeyi düşündüm, ama yapamadım. Bekledim başında, o pis kokan evde. Acaba Semerre’nin harfleri nerede diye düşündüm. Nereye saklamış olabilir?
Yarım gözlerle bana baktığında ilk ağzından çıkan kelimeler “beni ye” oldu.
Ne dedim?
Beni sonsuza göndermeni istiyorum. Beyaz Güneş’lerin tüm hikayesini biliyorsun. Bu isteğimi anlayacağını düşünüyorum.
Ama dedim ben Beyaz Güneş değilim, sanki Beyaz Güneş olsam yiyecektim!?
Sen dedi hafızası sağlam olmayan bir Beyaz Güneş’sin. Sana daha dün akşam söyledim.
Ama açıklamadınız nerden çıktı bu saçma iddia?
Şu boyuna bak, kilona, yüzündeki kemiklere, ellerine.
Ailenin boy ortalaması kaç?
1.80 ama onlar da uzun sayılır.
Peki yüzlerine baktın mı, benziyor musun?
Bizim dedim ailemizde kimse kimseye öyle tıpa tıp benzemez.
Çünkü dedi uyuyorsunuz ayakta, hepiniz evlatlıksınız.
Aranızda birer yaş fark var. Hiç biriniz hatırlamıyorsunuz, çünkü istemiyorsunuz hatırlamak. Öyle olurmuş, insan rahatı bulunca sorgulamayı bırakırmış. En azından sen taşıdığın Beyaz Güneş kanıyla bunu düşünebilmeliydin.
Sen, hiç, bir yere ait olmak nedir bilir misin, ya da hiçbir yere ait olmamak?
Yerleşemezsin şöyle adamakıllı, bu benim evim, bu kapım, bu odam benim diyemezsin. Her an gidecekmiş gibi eşyaların çoğunu hala bavulda tutar, doğru düzgün yıkayamaz, çoğu zaman nemli ve küf kokulu giyersin. Ama sen bilemezsin tabi. Ait olduğunu sanarak, aslında ait olmadığın bir yerde geçirmişsin ömrünü hem de hep aynı evde, yazık!!!
Ben dedim, ama dinlemedi bile devam etti konuşmasına, sanki son anları olduğunu bilir gibi, telaşla.
Öyle yaşadık biz annemle. Yuvamız olmayan evlerde karnımız doyurduk ama gözümüz hep aç kaldı. Komşu demedik, arkadaş demedik hiç. Çünkü bizim arkamız başkaları tarafından kollanamazdı.
Garip bakışları annem takılarıyla denerdi savuşturmayı. Sahtelikleriyle bile olsa, bavullarımızın bir süre daha açık kalması, tekrar kapatılıp yollara düşmemesi için, çok güzel takılar yapardı annem. Hepsini önce kendine takardı. Bazılarında nedense bir çubuğu burnunun dibine kadar sokar kendi canını tarifsiz yakar, sonra orasına burasına vurur, oradan oraya savurur, döverdi kendini öyle böyle değil ama, yani sanki beni döver gibi, acımasız!
Sonra takıyı çıkarır, asla ona sahip olamayacak sahibine verirdi. O takının tek sahibi annemin hıncıydı. Kendini sahip sanan, takının onu anlattığına da inanırdı. Oysa o sadece, kendini yaşadığı yere ait sana insanlardan, annemin alamadığı hırsının sembollerinden biriydi.
Şikayet etmedik hiç. Etmezdik de, gün gibi açık, göçebeydik işte. Bizi göç ettiren inancımızdı. İnançla gittik, inançla hiç kimseye, hiçbir yere ait olmadık. O yaşamlara inandıkça sonsuzu gördük. Onlarla yaşayıp, onlarla sonsuz olduk. Ait olmadık zamana. Zaman bizi kilitleyemedi ömür zindanına. Bulundukları yere ait olduğunu sanan insanların kilitli kaldığı yerlerden aktık, gittik biz.
Biliyorum bunları anlatmıştın kayıtta dedim.
Bildiğini biliyorum dedi. Biraz kötü görünüyor olabilirim ama bunamadım. Anlattığımı biliyorum.
Sadece bilmeni istediğim, bu boktan hayatta hiçbir yere ait olmazsan ancak o zaman kendine ait olabilirsin. İşte ancak o zaman, zamanı alt eder, ona sahip olursun. Sana hizmet etmeye başlar. Düşün ki geri gider, düşün ki yerinde sayar. Sonsuzluk, işte hiç bitmeyen bir şimdidir Beyaz Güneş’lerin içinde.
Sonsuzluk, hiç bitmeyen bir şimdidir diye tekrar ettim.
Kısa bir sessizlik oldu aramızda. Sonra birden aklıma geldi kafama takılmıştı bir kere, bana gönderdiğin cd’de anlattıklarında kafama takılan bir şey var: En başta ben seçmedim diyorsun, sonra da Potyelo’ya ben seçtim. Hangisi doğru, seçtin mi, seçmedin mi, yoksa bambaşka bir şeyi mi yaşadın?
Sustu Zoeen.
Sonra, bu dedi çok saçma, yani insan olmak. Doğmadan Beyaz Güneş olarak doğmayı seçmiş olamam mantıklı düşününce. Ama Beyaz Güneş olarak doğunca ya ona yürekten inanmam, ya pasif inanmam, ya da reddetmem gerekir. Hangi topluma, dine doğmuş kişi reddetmiş? Çok az bu sayı. Pasif inanmak da yetmiyor insanlara, yani iç huzurunu getirmiyor. O zaman gönülden inanmak kalıyor geri. Bana sorulsaydı burada, bu zamanda, bunun oğlu, bu inanışın mensubu olarak doğacaksın, ister misin? Cevabım hayır olurdu. Ama içine doğunca, hayatın da o oluyor. Hatta hayatını kurtarıyor. Bir menzilin oluyor. İnanmanın verdiği o güven duygusu başka hiçbir şeyde bulunmuyor. Başına her iyi ya da kötü şey gelişinde sonunun iyi olacağını sanıyorsun ya da bunun senin için iyi olduğuna inanıyorsun. Çünkü öyle olmalı, buna O inanılan izin vermez zaten. İnsan olmak çok saçma. Bazen diyorum herkes bir anda ölse ve bitse bu saçmalık silsilesi. Tüm toplumlar, tüm kurallar, ortaya çıkarmakla kalmayıp göze soktukları tüm farklılıklar tek çırpıda yok olsa. O sessizlik için inanıyorum sonsuzluğa, sonsuzluk fikrine. Maddeye ihtiyacı olmayan bedenime kavuşmak için.
Bu uzun açıklama karşısında onunla aynı fikirde olduğum tek nokta insanların kendilerine yaptıkları gerçekten akıl almazdı. Gerçekten de her toplum tek normal, gerçek insan grubu kendileriymiş gibi yaşıyor. Başkalıklara kendilerinden uzak olduğu sürece hoşgörü gösteriyorlar. Evet dedim insan olmak çok garip, nasıl bir insanlık yarattık!!!
Bu yüzden beni özgür bırakmalısın, sonsuzlamalısın, zamanı alt etmelisin. Beni Semerre’yle şimdiye atmalısın bu garip dünya düzeninden dışarı çıkarmalısın. Ne olur dedi bana “şimdi” ver.
Ona ne “şimdi”, ne de “sonsuz” vermeyecektim. Semerre’nin onu beklediğini düşünüyor, karşımda kıvranıyor, yalvarıyor, ben de izliyordum ait olmak için ait olmayan bu adamın hallerini.
Hayat dersim bu olmalıydı. Yani bu kadar erken beklemiyordum. Demek ki ben de uzun yaşamayacağım diye geçirdim içimden. Beyaz Güneş olsam bile bir insanı öldürmek, onu çiğnemek (üstelik çiğ çiğ) aklımın alacağı şey değildi. En azından daha Beyaz Güneş olduğumu öğreneli bir gün bile olmamıştı. Öyle gömlek değiştirir gibi sen şusun, sen busun dendikçe inanç değiştirilmezdi ki?! Bugüne kadar inancımı sorgulamadığımı da fark ettim diğer taraftan. İçime nasıl atıldıysa o tohumlar, büyüdükçe benimle birlikte gelişip olduğu gibi ben olmuş! Bence herkes dedim içimden bir kere bunu yaşamalı. Birisi çıkıp sen aslında Beyaz Güneşsin, ya da başka bir inanç sistemi neyse, demeli. Böylelikle bir durup bakmalı herkes kendine.
Çığlığı andıran, derin tiz nefesinin boğmaca öksürüğüne dönmesiyle kendime geldim. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Hemen onu doğrulttum ve su içirmeye çalıştım. O ise suya tükürdü. Aralarda şimdi ve sonsuzla diyordu diyebildiği kadar. Öksürürken bile yalvarıyordu bana.
Öksürüğü bitmedi, yalvarışı bitmedi ama nefesi bitti. Bir Beyaz Güneş olan ben, onu kurtarabilecekken, aşkına kavuşturabilecek ve sonsuzda af dileyebilecekken Semerre’sinden, öldürmüştüm. Elimi kana bulamadan, onu öldürmek istemediğim için öldürmüştüm! Nasıl bir katillik statüsüne girerdi ki bu, beni hangi yasayla yargılayabilirlerdi, Beyaz Güneş’lerde bu gibi durumlarda ne yapılıyordu? Ben, Zoeen’i öldürdüm! Kendimi, vicdanımı, bir daha nasıl özgür bırakabilirim?




SON
SUZ
Evinde benim adıma hazırlanmış bir zarf daha buldum onu gömdükten sonra. O kayıttan öğrendim ki büyük aşkı, büyük yalnızlığı ve büyük sonsuzluk hasreti Semerre’nin kızıyım. Anlattıklarını bu sefer kendine de dürüst olarak tekrar anlatmış. İçine kendimi koyarak dinledim hikayeyi yeniden.
Semerre, beni Beyaz Güneş gibi büyümemem için daha doğmadan evlatlık vermiş. Hiçbir zaman Semerre, Beyaz Güneş geleneklerine bağlı yaşamak istememiş. Zoeen’e hep gidelim demiş ama Zoeen gitmedikçe Semerre de onu bırakıp gidememiş. Sırf Zoeen için katlanmış Beyaz Güneş geleneklerine ve iğrendiği Ahis ritüellerine.
Aslında Zoeen’in bana bıraktığı mektuba bakılırsa Semerre kendini, bana ve Zoeen’e duyduğu aşklara feda etmiş. Beni bilmezmiş ama kendisi gibi iğrenç bir adam için değmezmiş. Keşke dönmese ve beni evlatlık vermeseymiş. Ama doğru olanı yapmış yani Zoeen’e güvenmemiş.
Ama babam kesinlikle Zoeen değilmiş ve babamın kim olduğunu bilme ihtimali de yokmuş. Ben bir ahis mirasıymışım. Yani sonsuz yaşam için seçilmiş özel kişiymişim. Ama Semerre’ye duyduğu büyük aşka rağmen, ona söz vermesine rağmen, inançsız, Ahis’siz ve insan etsiz kalmaya dayanamayacağını düşündüğü için, onu sonsuza gönderme güdüsüne engel olamamış. Bu azapla bir ömür beni aramış. Semerre’nin yanına gidip kendini affettirmek için. Çünkü sadece Semerre’yi kendi bedenine ortak edemediğini görmüş. Onu her kurbanı gibi rüyalarında, gözlerini araladığında görmesi gerekirken hiç görememiş. Anlamış ki Semerre onu affetmiyor.
Tek bir ipucu bulamamış. Ta ki bir gece, yine beni ararken bulunduğu şehirde, tesadüfen bir barda sarhoş muhabbeti sırasında Peri adında bir kız evlat edindiğini söyleyen, kim olduğunu bilmediği adama kadar.
Adamı takip etmiş. Ama adam kaza yapmış o gece, bu ipleri kim geriyor böyle bilememiş, kadere ve tanrıya inanmadığı için daha aramam lazım demek ki, Yur ve Semerre böyle istiyor demiş. Kim çocuğuna peri der ki diye düşünmüş, ilk kayda değer ipucunu böylelikle ele geçirmiş.
Plakadan adamın kayıtlarına ulaşmış ama adamın yalnız yaşadığını öğrenmiş. Ama kimse nereden geldiğini bilmiyormuş. İş yerinden de istediği bilgileri alamamış ama daha önce başka bir şehirdeki ofisten buraya transfer olduğunu öğrenmiş ve cazibesini kullanıp şehrin adını da almayı başarmış.
En azından hangi şehirde araması gerektiğini bulmuş. Okul kayıtlar, dernekler, kulüpler, restoranlar, alışveriş merkezleri, tiyatrolar, spor salonlar vs. ne varsa aklına gelecek dolanmış durmuş…
Benim iki adım vardı bir Peri’ydi ama Peri’yi sadece evde kullanırdık, bazen de bilen arkadaşlarım kullanıyordu. Ama babam bana hep Peri derdi. Beni nasıl bulduğunu anlatmamış ama.
Önce kokumu duyup, beni gördükten sonra benim Semerre’nin kızı olduğuma emin olmuş.
Onu Semerre’sine gönderecek, Semerre’den bir parçaya ihtiyacı varmış. O parça olarak ben yıllarca aranmışım hep olduğum yerden hiç ayrılmazken. O gün evinden hiç çıkmadan ipuçları aradım ona dair, Semerre ye dair, daha sonra bana nasıl ulaştığına dair. Ama bulamadım, bulamadım!!!!
Ertesi gün, mezarı başında tek başıma dikilirken, onun böyle gömülen bir Beyaz Güneş olması içimi acıttı. Onu sonsuzlamam için yalvardı bana günlerce kendini parça parça yok etmeye devam ederken. Onu Semerre’sine benim göndermemi istemişti, bana sen Beyaz Güneş’sin derken.
Katıksız deli bir adamla uğraştığımı sanıyordum ve acıdığım için onu bırakamıyordum. Meğer ari bir Beyaz Güneş olarak onu Semerre’sine, perisine, göndermem için yalvarıyormuş bana o ödünsüz tarzıyla. Semerre’sinin sıcağına gidebilmek, kendini affettirebilmek için son umudu bendim. İkimize de ulaşamadı…

Ben, Beyaz Güneş’sem, bundan sonra nasıl yaşayacağım ve Beyaz Güneş’lerin dünyasında bir katil sayılır mıyım, lanetlenmiş olabilir miyim?





















3. BÖLÜM
Anlamlar yer değiştirir. O yüzden anlam veremediğin hiç bir şeye inanma!
- Ki inanç da toplu bir reddediş…-






PERİ VE PERDE

Hiçbir bağlantı olmadan elimde, o eve gittiğim gibi, merakla ve karmakarışık dönmüştüm evime. Annem, anlamsız durgundu. Beni görünce sadece, “ buldu mu o adam seni” dedi.

Bu durumda ben evlatlık mıyım, öyle miyim, böyle miyim gibi sorulara gerek kalmamış oluyordu. Tek soru nerede olduğumu nasıl tahmin ettiğiydi ki kurye kaydını görmüş. Direk konunun içindeydik artık.
Sana söylememizi istemedi Semerre dedi. En azından o adamın seni bulamama ihtimalini hayal ediyordu. Neredeymiş şimdi, ne yapıyor bencil yamyam?
Toprağın altına yattı, ahis yapacaklarmış dedim yüzümün seyirmesine engel olamayarak.
Geberdi demek dedi.
Neden o kadar nefret ediyorsun ki sen dedim. Semerre nefret etmemiş sana ne?!!
Doğru dedi. Semerre kimseden nefret edemezdi. Ama Semerre’nin senden ayrılışı bir türlü gitmiyor gözümün önünden.
Bana onu anlat dedim. Ama sesimde duyduğum tedirgin tondan kendim bile irkildim, sanki Zoeen Semerre’yi değil, ben ikisini de öldürmüşüm gibi. Annem bir şey anlamadı. Onun o duygu yoğunluğunda da bu zaten imkansızdı, dalmış gitmişti bir yerlere çoktan.
Hayır dedi daha iyisini yapacağım. Semerre, her şeyi öğrenmen durumunda sana vermem için bir defter bıraktı. İçinde birlikte fotoğrafınız bile var. Bende dahası da var. Ama önce onunla tanışmalısın. Defteri zarfa koyup kapatırken bir gün açılmamasını dilemiştik beraber.
Sesinde, binlerce hayal kırıklığı, umutsuzluk, üzüntü, diğer taraftan da bir rahatlama görüyor, gözlerimiz arasındaki beton, ağır duvarın tüm gürültüsüyle yıkıldığını nihayet duyuyordum. Tanımlayamadığım tüm şüphelerim bir bir çıkıyordu hediyeler gibi süslü paketlerinden. Ama tek farkla ben merak edip, heyecan duymuyordum.

Tanrım bu bir çözüm anı değil bir düğüm anı ve o düğümü ne yaparsam yapayım bir daha çözemeyeceğim boynumdan. Hangisi daha iyiydi gerçeği bilmeden benim için hazırlanmış bir geleceği yaşamak mı yoksa her şeyi bilip kendime yepyeni bir gerçek yaratmak mı? Gerçek neydi? Hayatın gerçeği derler, o an anladım hayatın koca bir yalan olduğunu ve bunu en iyi bilenlerin yaşlılar olduğunu da. Çünkü kendimi her an ölebilecek bir yaşlı gibi hissediyordum, geriye dönüp baktığımda ne görecektim, tüm korktuğum, sevdiğim, tutkuyla bağlandığım, kaçındığım, uyum sağlamaya çalıştığım ya da uyumsuz sayıldığım dünyevilikler, benim için değilmiş. Ya kimin içinmiş? Ölüm anı, son nefes için! İşte bu dedim içimden, Zoeen’de de en son gördüğüm yıkıntı hali.
Kaçınılmaz olarak açtım zarfı. Açmamam dilenen zarfı...
Küçük boy, mavi kapaklı bir defterdi içinden çıkan. Üzerinde peri resmi vardı.
Perim diye başlıyordu Semerre…
Bu defter gözlerindeyse şu an özür dilemem çok yersiz olur. Seni dirimin koruyamayacağını düşünürken, ölüm de koruyamamış demek ki. Öyle şiirler yazan, güzel sözler söyleyen, hisseden adamın aynı zamanda hayatımın bedeli ve senden kopma nedenim olduğunu düşünmek ne garip! Seni istedi ama bir beyaz yamyam olarakmış meğer.
Beyaz yamyam ikilemine düşme sakın. Sen içinde bu güne kadar hissettiğin neyse osun… Zoeen’in sana yaptığı baskı karıştırmasın sakın aklını. Harflerden ikilemimi anlatmıştım ona da. Nasıl olduysa hep gelenleri seçmişti. O an dedim ki bir beyaz yamyam ruhu yok onda. Ama olanı da görememişim: bencillik ve yalan varmış esas kanında…
( Harfleri sana da bırakıyorum ama senin için bir anlam ifade etmemeli. Sadece Semerre’nin geçmek bilmeyen zamanlarında, oyalanmak için uydurduğu oyunlardan biri olarak görmelisin. Çünkü sen bir beyaz yamyam değilsin).
Şu anda kaç yaşındasın, neye benziyorsun bilmiyorum ama sana her şeyden önce ve sonra söyleyeceğim tek söz: unutma, Perim belki bir aşk çocuğu değilsin ama benim için dünyada ne kadar anlam varsa toplamlarından daha kıymetlisin. Hayatımla imzaladım hayatını.
Anlamlar yer değiştirir sürekli. Ama unutulmayanlar var Perim.
Zoeen hayatıma en tepeden girdi çünkü hayatım zaten bomboştu. Tüm boşluğu dolduracak arsız bir enerjisi vardı. Bende olmayan çok şey vardı onda. O yüzden kusurlarını sevdim aslında ben onun. Bencilliğini, başına buyrukluğunu, her şeyi reddedişini, inançları hakkında aptalca yalanlarını, inanmamaktan korkmasını, ağzının bozukluğunu…
Ona anlatmaya çalıştığım pek çok şeyden kaçtı, hatta dalga geçti. Ama o halleri yok muydu, sürekli dokunmak istiyordum ben. Hele o şiirleri… O şiirlerin çıktığı ağızdı öptüğüm, o elleriydi mucizevi otlara dokunup, sırlarını paylaşan, o elleri sevdim, o elleriyle sevdi beni.
Keşke baban olsaydı diye hayal ederim hep, o zaman eminim ki bırakmazdı bizi, eminim ki o ruhuma dokunan şiirleri yazan, sözleri söyleyen adam olurdu. Sen, ben, o yaşardık gönlümüzce.
Böyle çok keşke biriktirdim ben hayatımda. Keşke beyaz yamyam olarak doğmasaydım, keşke annemi o aptal ahiste kaybetmeseydim, keşke yaşlı Numerni beni almasaydı, keşke daha çok okuyup daha çok gezebilseydim.
İşte bu bütün keşkelerin yerini aldı sandım Zoeen…
Hep keşke dedim ama hiç “neden” isyan bayrağını açmadım hayatımda.
Senin de hayat anlayışın bu olursa benden sana bir şey kalmış olacak: Hayatını sorgulama, “neden” sorusu kadar büyük ve korkunç bir labirent yoktur yaşam söz konusu olduğunda. “neden” diye sormak yerine hayatını anlamlandıracak şeyler bul kendine. Çünkü bir tane yaşamın var ve sen sadece bir tanesin. Sözgelimi açlığın pençesinde bir yerde doğmuş olabilirdin. Ne olacaktı, lanetler mi yağdıracaktın buna? Hayır, o hayatı getirdikleriyle ve kendi karakterinle yaşayacaktın. İçinde mutlulukların, mutsuzlukların olacaktı. Ya da büyük zenginlikler içine doğdun. O zaman da tüm hayatını şükürle mi geçirecektin? Hayır, hiç aklına bile gelmeyecekti. İşte böyledir, her yaşanan hayat kendi normallerindedir, karakterinle bağlantılı olarak. Beyaz yamyam olduğunu bilerek yaşasaydın, o olacaktın, şimdi kafanı karıştıran o zaman normalin olacaktı. Nasıl bir beyaz yamyam olacağın da sadece sana bağlı olacaktı.
Bu hapis hayatını ikimizin yerine de yaşadım ben Perim. Sen yaşamayacaksın. Babasız bir hayata doğmuştum zaten, ama sonra annem de alınmıştı benden. Hoş annemle de güzel günlerim oldu diyemem ama bir annem vardı. Numerni ile yaşamım bir köleden itibarsızdı. Sürekli gerekli koşulları yaratıp kaçma planları yapıyordum. Hayallerime koşacaktım. Senin şu an gayet normal olarak görüp yaşadığın hayat var ya Perim, işte o, benim hayalimdi. Şimdi daha iyi anlamışsındır “neden” sorusunun saçmalığını. Hayat doğduğun yer kadar basittir her zaman, onu alıp bir yerlere taşıyan huzurunu bozan sadece ve sadece beynimizde çınlayıp duran anarşist “neden” sorusudur. Neden diye sormak yerine kendini görmek istediğin yere taşıyacak gayreti göstermelisin.
Sonra Zoeen, o gayreti erteleme sebebim...
Zoeen’le tanışmamız, onu ilk görüşüm yavaşlatılmış bir ritmiydi doğanın. Çok güçlü yapısına, kendine güven duruşunu eklemişti. Numerni’nin arkasından ona en yaban bakışımı attığımda, beni hayretle izleyişi içime tohumlanmıştı bir kere.
Bir sonraki ahiste beni bulacaktı, aklından geçenin bu olduğuna emindim. Ama bir sürprizim vardı, bir dahaki sene kesin kaçacaktım ve değil o başka hiçbir beyaz yamyam bulamayacaktı beni. Zaten Numerni de çok yaşlanmıştı ve artık hayatıma ettiği hükümler yeter de artardı. Bir şekilde, bir yerlerden başlayacaktım sadece bana ait olacak hayatıma.
Belli ki unutulacak bir heyecandı.
Bu da biriktirdiğim keşkelerden biridir Perim. Keşke unutulacak bir heyecan olsaymış.
O sene Ahis bitip de beyaz yamyam tapınak köyünden ayrılacakken, Numerni yaşadığımız yeri değiştirmemiz gerektiğine karar verdi. Geri dönüş yoluna çıkmıyorduk. Tanımadığım, işkenceli, kaprisli bir yoldu önümde ne kadar uzayacağını bilmediğim. Unutulmuş gizli ormanın ortasındaki büyük düzlükte yer alan beyaz yamyam tapınak köyünden çıkmak için bile çok uzun bir yürüyüş gerekiyordu.
Numerni el arabasına kurulmuştu bile, kurbanının olduğu çantayı da arkasına yastık yapmıştı.
Önce şu ormandan bir çıkalım bakalım dedi, sonra nereye gideceğimizi görürüz.
Arabayı çekmeye başladım. Ormandan çıktık, diğer beyaz yamyamlarla birlikte. Sonra herkes dağılmaya başladı. Ben uzun süre daha el arabasını yola kadar çektim. Sonra yolun kenarında durup otostop çektik, Numerni öyle istediği için. Duran araba yönümüzü belirleyecekti. Bir tır durdu. Hemen beni şoförün dibine iteledi Numerni ve başladı pazarlamaya. Neyse ki adam oralı olmadı.
Ben dedi şoför, seninle ilgilenmeyi tercih ederim.
O sırada Numerni’nin yüzünün nasıl aydınlandığını ve ifadesinin mümkün olamayacak kadar nasıl güzelleştiğini anlatamam.
Yanına benim gelmemi ister misin dedi hemen adama.
Adam da aynı cilveyle her şeyden çok diye cevap verdi. Hatta dedi ilerde bir yerlerde durabiliriz de.
İkisi de aradığı eğlenceyi bulmuştu.
O ilerde bir yerlerde durulana kadar tırdaki rezillikleri hatırlamak dahi istemiyorum. Ama bir taraftan da Numerni’yi çekmek zorunda kalmadığım için iyi de hissediyordum. En azından bir süre, adamdan aldığı keyif, öfkesini baskılardı Numerni’nin diye tahmin ediyordum.
Durduğumuz yer, yıkık duvarların olduğu, sonsuza gidiyor gibi görülen yemyeşil bir düzlüktü. Akşam sekiz sularıydı saatse. Yani hava inceden kararıyor, o muhteşem renk armonisi içimde çalıyordu. Yine döküldü dudaklarımdan: dünya bir cennet…
Onlar duvar arkasında zaman geçirirken ben de kaçmak için en uygun zamanın ne olacağına dair planlar yapıyordum kafamda. Numerni’yi gideceği yere kadar götürüp sonra bir süre daha yanında kalıp en şüphelenmeyeceği zamanda kaçacaktım.
Düşüncelerim küfürlü bağrışmalarıyla bölünüyordu sürekli. Bir yandan da korkuyordum ya adam Numerni’den sonra beni isterse?
Neyse ki sadece Numerni’yle ilgilendi. Yoksa beni kesin satardı iyi bir pazarlıkla Numerni. Sonra da iyi para etmiyorsun piç derdi bana.
Ertesi gün akşama doğru tren istasyonu olan bir kasabada indik. Burada biraz kalalım dedi Numerni. Bir hafta boyunca o iğrenç otelde sadece yedi ve televizyon seyretti. Sonra artık trene binelim dedi. Nereye diye sormadım bile. Sadece trenin gelmesini bekledim.
Tren yolculukları, en sevdiğim zamanlarıdır hayatımın. Rayların, sürekli aynı ritimle, trenin içindekileri yılmadan, vazgeçmeden sarsması. Sanki “haydi uyanın, kendinize gelin artık” der gibi...
Ben uyandım dedim içimden, bu seneden itibaren hayatım sadece bana ait olacak.
Trenden sonra yine yürüyüşe geçtik, yani ben yürüyüşe geçtim, o ise el arabasına tüm ağırlığını vermişti bile.
Haftalarca rota değiştirdi. Bazen yine otostop çektik ama hepsinden bir iki saat içinde indik. Sonrasında uzun yürüyüşe devam. Sırtım, bacaklarım, kollarım hissizleşmişti artık. Güneş de tepemdeydi tıpkı Numerni gibi. İkisiyle boğuşuyordum. İlerde dere gördüm oraya ilerlemeye çalışıyordum. Biraz su içmek ve nefeslenmek için. Numerni de hah dedi dereye sür piç. Son gücümü dere için topladım ve ilerliyordum ki aniden karşıma dikildi. Korkudan arabayı çektiğim kollar kaydı elimden. Koca Numerni ‘nin vücudundaki yağ tabakasının dalgalanma sesini duydum sanki colk colk…
Değneğin sesini duyduğumdaysa çoktan eğilmiştim.
Zoeen hemen Numerni’yi kucağına aldı. Ne kadar güçlüydü, ne kadar heybetliydi o duruşu… Ona şu iğrenç beyaz yamyam geleneği olarak içine tükürdüğü suyu verdi.
Ben uzak durdum, keşke daha da uzak durabilseymişim. Aralarında bir şeyler konuştular. Sonra Zoeen el arabasını aldı Numerni’yi bindirdi ve başladı çekmeye. Takip ettim mecburen. Kocaman bir çiftliğe geldik, çok güzel bir yere. Yerleştik oraya. En güzel tarafı çok büyük bir kütüphanesi vardı ve Numerni benim kitap okuduğumu bilmediği için hiçbir şey demedi. Kütüphanenin kapısını ilk açtığımda, döküldü yine içime: dünya bir cennet... Kaçana kadar cennetimi bulmuştum.
Zoeen yapışmıştı Numerni’ye. Sürekli bir şeyler getiriyor, götürüyor, tamir ediyor, bozuyor, etrafında dolanıp duruyordu. Bense gitse de, Numerni uyuklamaya başlasa, ben de kitaplarıma kavuşsam diye gözlüyordum. Aralarında iğrenç bir muhabbet vardı. İkisinin de bozuk ağzı, pis gülüşü… Zoeen’i itici bulmaya başlamıştım. Ne de olsa beyaz yamyamdı.
Bir gün Numerni beni dereye gönderdi, Zoeen’le. Ben, derede çamaşır yıkayacaktım. Ne gerek vardı, çiftlikte su vardı? Neymiş efendim derenin suyu şifalıymış, Zoeen efendi öyle buyurmuşlar. Numerni’nin cildindeki kızarıkları iyileştirecekmiş derede yıkanan çamaşırlar. Elimde sepet, önümde Zoeen gittim dereye. O gün de hiç konuşmadık. Numerni derede yıkanan çamaşırlarını giymeye başladıktan sonra gerçekten de cilt kızarıklığı büyük ölçüde azaldı. Böylece huysuz Numerni beni her gün çamaşıra gönderdi, yaz – kış demeden. Dereye her gidişimde Zoeen’i orada buldum. Hiç unutmuyorum elinde bir heybe ve bıçakla bitkilerle sohbet ediyordu onunla ilk konuştuğum gün.
İlk sesimi duyduğunda bana bakmak yerine havaya baktı. Bak dedi, kuşlar gidiyor senin sesinden sonra, daha da dönemezler buraya utançlarından.
İnanılmaz sözleri vardı, hepsi doğa kadar doğal, içten, yalın ve bir araya gelince doğa kadar inanılmaz olan. Daha da inanılmazı, bu sözlerin Zoeen gibi kaba saba bir adamın ruhunun inceliğini göstermesiydi benim için. Her dediğimi anladığını biliyordum. İşine gelirse konuşur, gelmezse hoşuma gidecek sözler bulup, söyleyip benimle oynardı.
Onunla ilgili tek güvendiğim şey beyaz yamyam kurallarına inanmıyor oluşuydu ama en güvendiğim şeyle yıkılacaktım, Zoeen aklımda ona yakıştırdığım biçimlerinden ayrılıp, ayıldığımda.
Zoeen’in ninnileriyle nisan ayına kadar uyumuştum, neredeyse koca bir yıl! İstemiyordum bir Ahis daha hayatımda. Zaten ben yalnız olsam çoktan gitmiş olacaktım. Bütün planlarımı şaşırtmıştı Zoeen. O kadar emindim ki beraber kaçacağımıza. Ama O, bu yıl da geçsin dediğinde hayatımın hatasıyla konuştuğumu anladım. İnsan yine de dönüp gidemiyor işte, kaldım.
O Ahis’i de ve sonrasında Numerni’nin beni Ahis piçi diye aşağılamasını da yaşadım.
İstemiyordum Zoeen’i görmek. Artık ondan da vazgeçmiştim. Zaten neden tutunmuşum ki, suda sarıldığım bir yılanmış meğer!
Ben ondan uzak durup, kaçtıkça, inadına sanki, bizdeydi sürekli, peşimdeydi, sözleri akıyordu ağzından, çağlıyordu yine her zamanki gibi. Tabi çağlardı. Ahis bayramından yeni çıkmıştı. Her istediği onundu ve ben onu sürekli ödüllendirmiştim. Ama bitti artık, içimde bitti, içim de bitti! O kaçmayı düşünen, kendi hayatına sahip olmayı planlayan Semerre yılmıştı bir kere.
Tam vazgeçiyordum ki kendimden, seni öğrendim. Kendi sahip olamadığım hayatı verebileceğim bir can vardı içimde. Belki de dedim her şey senin içindi, ben senin içindim. Bağlandım tekrar yaşama. Numerni kötüleşiyordu günden güne, gözleri iyice görmez olmuştu. Ondan sıyırırdım kolayca, o muhteşem koku alan burnunun bile ruhu duymazdı. Ama Zoeen? Zoeen’den intikamımı alacaktım.
Haftalar sonra gittim yanına. Tabi ki hep hazırdı ve bekliyordu beni. Özlemiş… Ne kadar kolay söyleyivermek! Sandı ki Semerre’si tekrar onundu. Ne de olsa her şey kolaydı ona.
Artık dedi biz yeniden birbirimiziniz.
Hayır dedim, bir aidiyet veya ismi olmasın bunun, eskimesin, her gün yeniden başlayalım.
Pek kulak asmadı bu söylediğime, ona göre boş, kadın kitabı sözlerimi söylemiştim belki de. Ama buradan alacağı ipucunu kaçırmıştı artık.
Sana yakından bakıyorum ve hala kusur bulamadım dedim. Eğleneceği Semerre gelmişti işte. Senin dedi gönül gözün, güzelim gözlerini iyice kullanılmaz hale getirmiş.
Onun haline gülerken ben, o mutlu olduğumuzu sanıyordu.
Göbek deliğime biriken dere suyu sağ tarafıma akarken ürperdim ve toprağa düştü, bunu hiç unutmuyorum. O an benim için hüznün tarifi olmuştur. Seni verirken de aklımda o an dönüyordu sanki sen de sağ tarafımdan akıp gidiyor gibiydin, tutma gücüm yoktu.
Hamileyim dedim ve bunu duydu tabi.
Yüzünü daha önce hiç böyle görmemiştim. Neredeyse bana aşık olduğuna ve beni Ahis’e mecbur ettiği için üzüldüğüne inanacaktım.
İstemiyorum doğurmayacağım dedim. Olmaz dedi Ahis mirası.
Ahhhh Zoeen nasıl adisin dedim içimden, nasıl adiymişsin ve ben nasıl kör!!!
Ne o, inanmaya başladın birden dedim.
Yok dedi senin olduğu için kutsal esas.
Evet ne de olsa Semerre inanırdı.
Benim dersen, beraber gidersek doğururum dedim.
O sırada her şey üzerine iddiaya girerdim ki bir Ahis daha yaşayabileceği için mutluluktan uçuyordu.
Tabi dedi benim, senin gibi, o da benim.
Ben sinirden ağlıyordum, içim katılmıştı artık, bütün hatalarımın yüzüme ince cam taneleri gibi batmasından. Sevinçten sansın diye teşekkür ettim ona. O ise saflığıma gülüyordu belki içinden.
Planlar yaptı güzel güzel benimle. Ne yaparız, nasıl para biriktirir ve nereden başlarız… Oyalama taktiğine dönmüştük işte yeniden. Semerre’si geri dönen Zoeen, yine her zamanki hallerinde devam etti günlerine. Biliyordum para biriktirmeyeceğini ve bana da engel olacağını. Tam da düşündüğüm gibi hiçbir şey bırakmıyordu bana, her şeyi üstlenmişti. Hapsolmuştum evde. Bu sayede para bulamadığım için rahattı. Ama ben kitaplardan bulmamı hayal etmediği şeyi buldum. Özgürlüğümü hatırlatan dizeler, satırlar bana, Zoeen’in bende olmadığını düşündüğü şeyi verdi tekrar: cesaret!
Hamileliğimin yedinci ayında biraz kitap okumak istiyorum dedim, şehre gideyim biraz. O da hemen tabi dedi oku oku. Ama dedim biriktirdiğin paradan biraz ihtiyacım olacak. Haaa dedi hemen getiririm. Ertesi gün parayla geldi. Nereden bulacak ya çaldı, ya da bahse girdi birileriyle yine.
Bir iki eşya aldım yanıma, hem şüphelenmesin diye (onu bırakıp gitmeyeceğimden emin olduğu için şüphelenmezdi ama, ben yine de risk almak istemedim) hem de fazlasına ihtiyacım yoktu. Sen de içimdeydin zaten, esas benimle olması gereken.
İlk tren nereyeyse fark etmezdi, bindim. Şehirlerden birinde indim. İlk iş hastaneye gittim. Doktor çok iyiydi. Yalnızlığımdan ve mutsuzluğumdan anladı ortada bir baba olmadığını.
Ne yapacaksın dedi. Bakacağım dedim.
Ne iş yapıyorsun dedi. Bulacağım dedim.
Ailen nerde dedi. Yok dedim.
Hiç kimse mi dedi. Hiç nedir, dedim? Hiç benim adım…
Gülümsedi. Bak dedi, çocukla çalışamazsın, kendin aç kalırsın onu doyurmak için ama o senden beslenmek zorunda, onu da doyuramazsın. Sen kendini toplayana kadar evlatlık verebilirsin bebeğini.
İlk duyduğumda bebeğimi elimden almaya çalışıyor sandım. Asla dedim, o benim.
Biliyorum dedi ve hep senin kalacak. Verildiği aileyi bileceksin. Ne zaman dilersen gidip görebilirsin ve hatta kendini toparladığında geri alabilirsin.
Dedikleri doğru olamayacak kadar güzeldi tıpkı Zoeen’in sözleri gibi… Alelacele teşekkür edip uzaklaştım oradan. Sözler vermişti Zoeen de. Verdiği sözlerin hiç birinde yoktun sen. Şimdiyse sözleri yoktu sen varken. Ne olacaktı?
Ucuzdan daha ucuz odamda bunu düşünmeye kafamda tartmaya başladım. Seni verip geriye dönersem Zoeen ne yapardı? Seni verip burada devam etsem ben ne yapardım? Zoeen’den kurtulabilir miydim? Tutunmak için uzun kalmam gerekliydi. Seni geri almak için tutunmam gerekirdi. Bir yerde uzun kalırsam Zoeen bizi bulur hem beni hem seni silerdi dünyadan, daha doğrusu sevgiyle sonsuzladığını düşünüp, üstelik bedeninde bizi yaşattığı için mutlu bile olurdu!
Her gün kafamda çıkış yolları aradım. Ama düşüncelerim hep bu sırada akıyordu, hiçbir fark olamıyordu.
Seni vermeden dönsem ne olurdu?
Sensiz dönsem ne olurdu?
Dönmesem, seni de vermesem ne olurdu?
Dönmesem, seni versem, sonra alma hesapları yapsam ne olurdu?
Hepsini enine boyuna düşünüp hesaplayınca sadece birinin sonucu farklı çıkıyordu: sensiz dönmeliydim!
O köhne oda için bile para veriyordum. Zoeen’in verdiği para en fazla bir ay idare ederdi. Doktora tekrar gittim.
Ne yapmalıyım artık biliyorum dedim, kimlerle konuşmalıyım, para bulabilir miyim?
Bir aile varmış koruyucu aile. İki çocuk almışlar ve üçüncü bir çocuk daha istiyorlarmış. Özellikle yeni doğan bebek alırlarmış. Aslında beni o kefeye koymadığını ama evlatlık verilen çocukların bir daha geri istenmediğini herkesin çok iyi bildiğini söyledi bana. Hayır dedim ben alacağım. Biliyorum dedi. Dostlarıymış o aile ve yasal şeylerle uğraşmayacağız dedi.
Onlar doğurmuş gibi işlem yapılacak.
Ama dedim o zaman geri alamam ki!?.
Hayır dedi, yasal işlem yapılmaması senin faydana yoksa çocuğunu senden alırlar ve kime ne şekilde verildiğini bulmak için zaman geçerken, güvenliğinden endişe duymak zorunda kalırsın. Boğulmak üzereyim dedim.
Su verdi bana içine tükürmeden.
Sen dedi, nerede kalıyorsun.
Buraya yakın bir oda dedim. O çevreyi bildiği için anladı nasıl beter bir yerde kaldığımı.
Biraz misafir edeceğiz seni, eşim ve ben dedi. Bu arada sen de bebeğinin ailesiyle tanışacaksın. İstemem dedim. Kimseye yaklaşmak istemiyordum. Sorular gelecekti ve ben tanınmak istemiyordum. Hele kimsenin bilmediği beyaz yamyamlık hikayelerini duyduklarını düşünüyorum da herhalde beni yeme işini kendileri yapmazlarsa devlete bırakırlardı nasıl biliyorsa öyle yesin diyerek.
İnat etmen yersiz bu bebeğin güven içinde doğmasını istemiyor musun? dedi
İçimden bu bebek hiç güven içinde olmayacak ki dedim. Ama sana bir şans vermeliydim en azından senin bir hayatının olma ihtimalini bile değerlendirmem gerekiyordu ve yaptım da tüm riskleri göze alıp gittim doktorun evine. Zaten ölecektim ha şimdi ha sonra. Ama senin bir hayatının olabilme ihtimaline ben her gün ölürdüm.
Doktor ve yine doktor olan eşi kocaman bir evde yalnız yaşıyorlardı çocukları olmamış evlatlık da almamışlar. Onun yerine kendilerine böyle bir misyon edinmişler. Değişik insanlar. Neyse ki çok soru da sormuyorlar. Bana ayırdıkları oda çok güzel, parka bakıyor. Gün içinde evde yalnızım ve kitap okuyorum bol bol notlar alıyorum.
Sana sürekli yazıyorum Perim, bu satırları bir gün okumamanı umarak. Beni tanıman, anlaman gerekmeyecek çünkü zaten bir ailen olacak onlarla da tanışacağım. Ben seni koruyamadım, onlar koruyacak.
Bir cumartesi günü geldiler doktorun evine. Genç bir çifttiler ve isteseler bebekleri olabilir diye düşündüm. Ama olmuyormuş meğer. Neyse Perim adam çok mesafeli durdu bana ama kadın o günden sonra her gün uğramaya başladı. Ona güvenmemi sağlamaya çalıştığı açıktı. Bilmiyordu ki ben güvenmenin ne demek olduğunu bilmiyorum. Her uğrayışında bana bir şeyler getirirdi ya bir kitap, ya bir dergi, ya bir tatlı, şekerleme, ne bulursa taşırdı. Konuşmasak da gitmez benimle oturur seni yaşamaya çalışırdı. Elini sürekli karnıma koyardı ve iç çekerdi.
O öyle her gün gelip giderken geçmişti bir ay daha. Sen yuvandaydın, içimde. Birlikte çok az zamanımız kalmıştı. Elimde olsa doğurmazdım seni, sonsuza kadar karnımda büyümene razıydım. Nasıl önüne geçebilirim dedim, nasıl bunları geri çevirebilirim? En sevdiğim, düşmanım olmuştu ve yavaş yavaş sabrının sonunda olduğunu tahmin edebiliyordum. Bu aralar çıkmazdı ortaya ahis hesaplarını yapıyordu kesin. Şubatta başlardı içi kıpırdamaya onun. Oradan yana korkum yoktu ne de olsa dönüp karşısına dikilecektim ama sen gidecektin onu nasıl durdurabilirdim?
Perim, ben hayatıma sahip çıkamadım dilerim seninkini sana verebilmişimdir. Sana beni unutma diyemem hatta mümkünse lütfen unut. Ama seni korumak için başka yolum olmadığını da anla.
Doğumuna çok az kaldı. Yeni annen her gün elini sana dayıyor. Bir gün neden dedim yapıyorsun bunu, zaten sana vereceğim? Onun için yapmıyorum dedi senin için yapıyorum, bana inanmanı çok istiyorum. Bil ki dedi onu senin kadar sevemem ama senin yokluğunu hissettirmemek için elimden geleni yapacağım. Şundan da emin ol geri istersen onu hiç sorun çıkarmayacağız sana. Tek istediğim senin de bizim onu görmemize izin vermendir.
Hayatımda böyle hıçkırarak ağladığımı hatırlamıyorum. O da ağladı. Gözyaşının sonsuz olduğunu düşündürecek kadar, saatlerce…
Kendiliğinden başladım anlatmaya hikayemi. Hem de en başından. Hiç yargılamadan, sorgulamadan dinledi hepsini. Eve döndüğünde doktorlar ikimizi de öyle görünce önce çok korktular, bir terslik var mı, varsa hemen çözme yönünde sorular sordular.
Bizse yok bir şey sadece konuşuyoruz, sorun yok dedik.
Tamam dediler şaşkınlık ve tedirginlikle, biz sizi yalnız bırakalım.
Seni bilmem ama dedi ben Zoeen’i asla affetmeyeceğim. Dönme dedi geri. Bizimle kal. Sana iş buluruz çocuğundan ayrılmazsın, sonra bizim evimiz de çok büyük sana bahçedeki atölyemi kiralayabilirim çok keyiflidir orada yaşarsın seni saklarız dedi.
Siz dedim bilmiyorsunuz Zoeen önce otlarını yollar beni bulmaya. Beni çok kolay bulur ama Perim’i bulamaz dedim ben olmazsam.
O kadar korkma dedi.
Hayır dedim bence siz korkmaya başlayabilirsiniz.
Saçma dedi. Çocuğun bizimle güvende ve sen de kalırsan sen de güvende olacaksın.
Ben olmazsam belki güvende olabilir, o da belki dedim.
Geç saatte çocukların bakıcısına ayıp oldu diyerek gitti yanımdan. Ben gece boyunca düşünmeye devam ettim.
Ertesi gün ve ondan sonra her geldiğinde beni kaçırma planları yaptı. İmkanı yok bulamaz seni dedi.
Ahhhh dedim celladım Zoeen, aşk oldu celladım. Her planını reddettim seni korumak için. Ama içimden, asla dedim asla affetmeyeceğim Zoeen seni. Ne halde olursan ol, neyle karşılaşırsan karşılaş, dünya seni parça pinçik etse de ben seni affetmeyeceğim!
Affetmedim Perim. O yüzden sana ne dediyse boş vereceksin, sen Perimsin ve öyle büyüyeceksin.
Doğum günün iyice yaklaştı artık. Eve bir oda hazırladılar doğumu burada yapacağım. Kayıtsız doğacaksın Perim, sonra bir yerde kaydedecekler seni. Her şey ne kadar kolaymış değil mi? Hala bir çıkış yolu bulamadım geri dönmekten başka.
Her yol Zoeen’de bitiyor benim hayatımda, benim hayatım da…
Bir gece geldi sancın, ev alarma geçti, ailen arandı onlar da geldiler ve sonra sen geldin, aylarca beklenen. İstenen ama istenmeyen, korunan ama korunamayan, özgür ama tutuklu, sen Perim… Sessizce doğdun, çok küçüktün. İlk ağlaman bile formalitenmiş sanki yani doktor öyle dedi. Ne biçim bebek bu be zorla ağlatıyoruz. Öyle ince hıçkırıkların olmuş. Sabaha karşı getirdiler seni. Yanıma yatırdılar. Birlikte uyuduk. Sabah seni emzirdim. Üç hafta daha kalacağız dediler hep birlikte. Hayatıma değen üç haftayı yaşadım Perim. Ben anlara razıyken haftalarım oldu seninle. Ama her şeyin sonu var kimse istemese de…
Bizimle gel sen de dedi yine.
Olmaz dedim seni hazırlıyordum odamızda.
Parka baktığımda sanki bir an Zoeen’i görür gibi oldum, buz kestim.
Ne oldu dedi hemen annen.
Yok dedim bir şey.
Sen dedi yine mi Zoeen korkusu yaşıyorsun.
Olur mu öyle şey, parka baktım işte öylesine kalmışım dedim.
Yapma dedi. Gel otur acele etme.
Hayır dedim yapalım şu işi artık, sonu yok gibi yaşatmayın bana.
Her şeyi tamamlayınca birlikte aşağı indik.
Senin kucağımdan annenin kucağına geçişini bir gün belki annen anlatır. Arkanda dımdızlak kalışımı, delirmeme nasıl ramak kaldığını.
Tek tesellim seni korudum ben, neyi istersen ona inanabileceğin bir hayat vermek tek amacımdı ve bunu başardım. Hayat seni korumama izin verdi.
Sen de kendini koru Zoeen’den. Onun bir parçası değilsin bunu bil. Beyaz yamyamların bir parçası hiç değilsin. Onlar birbirlerini yiyerek yok olmalılar asıl.
Perim, defterde sevdiğim kitaplardan alıntılar var, değerli insanların resimleri. Ben onları ailem saydım. Düşün ki senin kanın onlardan. Fotoğrafımız var birlikte. Annende daha var fotoğraflar istersen onları da gösterir sana.
Birazdan bu evden çıkacağım. Senin olduğun eve geleceğim. Son kez göreceğim seni, bu defteri bırakacağım, bir gün eline geçmemesi ümidiyle ve geri döneceğim Zoeen’e. Ben Semerre’yim yani “bir hiç”. Öyle geldim öyle gideceğim. Ama sen Perim, her şeysin ve öyle yaşamalısın.
Semerre…
Defterde pek çok alıntı vardı ve o meşhur harfleri. Şiirlerden, yazılardan, hatta dergilerden doğru beslenme incelikleri, şarap lekesinin nasıl çıkacağından, atel yapma ve ilk yardım tekniklerine kadar geniş bir yelpazade bilgiler… Bir sürü kesilmiş sayfalar. Bir sürü fotoğraflar. Kimler yoktu ki Darwin, Bach, George Sand, E. E. Cummings, Sheakspear, Baudelaire, Da Vinci, …
En arka sayfada sadece tek başına şu cümle vardı:
Bazı insanlar inanacakları şeyler yaratır, bazıları inanacakları şeylerin kendilerine geldiğini düşünür. İnandıkları şeylerde bulurlar hepsi anlamları. Oysa anlamlar sürekli yer değiştirir Perim.
O yüzden anlam veremediğin hiçbir şeye inanma!




















4. BÖLÜM
Katil olmak için birini öldürmek gerekir ve herkes öldürülüyor. Katil kim?
-Ki her ölüm bir hayatın katli…-





BEN, SONSUZLUK PERİSİ
Ben seçmedim! Kim seçerdi ki ben seçeyim yani, daha doğmadan psikopat değilsem!?.
- Hayat da bir reddediştir zaten.

Kumdan kale mi dersin, kağıttan kule mi, güneşten kaçamayan bir kardan adam ya da tek parmak hareketiyle birbiri üzerine devrilen domino taşları mı?.. Her neyse işte, öyle yıkılmış, anlamsızlaşmıştı hayatım. Bu kadar yolun başındayken, tam da şimdi sahip olacağım hayatıma derken, nasıl biri olacağımı az- çok kestirmeye başlamış, hayatın sürprizlerini anlaşılabilir ve yönetilebilir sanıyorken, yani kendime öyle adamakıllı güveniyorken! Bir anda…
O zaman anladım, insanlar sadece yalnız kalmamak için yapıyor ne yapıyorsa. Aileler o yüzden var, akrabalar, köyler, kasabalar, şehirler, ülkeler, arkadaşlar, sevgililer, tüm kurulan bu saçma düzenler... Korkmamak için...
Kendimi yapayalnız hissediyorum ve bu beni çok korkutuyor. Ne buraya, ne şu ana, ne Semerre’ye ne de onun karşı durduğuna aitim. Kendimeyse hiç ait değilim. Neye ben demiştim ki, neye benim demiştim? Hepsi bulanık artık, içinde timsahlar yüzen bir bataklık! Ama ben içinde olmak zorundayım. Bir timsaha yem olmamak için belki de bir timsah olmak. Onun kadar yaşamı umursamamak belki de...
Yirmi iki yaşında bir katil. Ailesi yok, babası bilinmiyor, annesi öldürülmüş, o da annesini öldüreni öldürmüş. Sicilimde bu var.
Elimdekilere baktım, bir fotoğraf, eski hiç hatırlamıyorum, bir defter kelimelerle boyanıyor bir şeyler söylüyor ama çok geç, benim içimi rahatlatmıyor. Bir cd döndükçe dünyamı hortuma çeviriyor, bir ev kimse git demeyecek ama gitmem gerekiyor.
Annem sandığım kadın günlerce odama geldi, bana baktı ve her seferinde sadece “gitme” dedi. Tonu farklıydı hep ve aslında bambaşka şeyler söylemek istediğini anlatıyordu ama güçsüzlüğü daha fazla konuşmasına izin vermiyordu. Zaten onu dinleyecek halim de yoktu bu girdap odada!
Bu hayatta hiçbir şey o kadar önemli olamaz derdim. Yani ne olabilir ki, en fazla ölürüz! Ölmekten beter durumu göz ardı etmişim meğer: ölememek!..
İnanç seni korur demişlerdi bana hep. Şimdi beni hangisi koruyacak acaba? Hangisine inanabilirim? Anlamlar yer değiştirir diyor Semerre, onun neye anlam verdiğini merak ediyorum, sürekli düşünceleri yer değiştiriyor olmalı. Bu durumda Zoeen gibi aklını bencilce kullanan bir adama takılıp kalması onun kafa karışıklığında çok normal geliyor bana. O da kendi gibi değişkenleri tahmin edilemeyen bir şey tarafından yönetilebilirdi ancak. Zoeen bunu çok iyi anlamış.
Zoeen’i öldürmenin ağırlığı üzerine, bir de Semerre’nin ömrünü bana feda ettiğini bilmek, taşıması çok zor bir yük. Ben bu kadar ölümcül hayatların üzerine nasıl yaşarım?
Bu düşüncelerle uykuya dalmışım. Yine rüya. Bu sefer Zoeen ve ben Fihaez’deyiz. Etraf inanılmaz kalabalık, büyük bir kargaşa. Kan kokuları ve dualar duyuyorum ve duamı ediyorum. Her denileni anlıyorum üstelik ve ben duayı biliyorum??? Garip gelmiyor hiç biri rüyamda. Zoeen’i kurban edeceğim. Çok yakışıklı ve çok genç görünüyor. Uzun uzun öpüşüyoruz ve sonra Zoeen’i boğmaya başlıyorum. Ben gırtlağını sıktıkça içinden bedenler çıkıyor. Kadınlar, erkekler, çocuklar, bebekler, kuşlar, inekler, kediler, köpekler, sayısız canlı gözlerinden, kulaklarından, ellerinden, burnundan, başından, karnından, baldırlarından, her yerini parçalayarak çıkıyor. Zoeen kahkahalar atıyor. Bir türlü sonsuzlanmıyor. Ellerim, üstüm başım her yerim kan içinde kalıyor ama O, sonsuzlanmıyor. Hadi diye bağırıyor, birden sessizlik kaplıyor her yeri. Etrafıma bakıyorum hiç kimse yok, kocaman bir boşlukta ikimiziz. Sonra bana bakıyor ve sakince ağzını açıyor bir kadın sesiyle konuşuyor. Perim seni de affetmeyeceğim diyor ve sonsuzlanıyor. Onun Semerre’nin sesi olduğunu anlıyorum. Semerre’yse, Zoeen’in bedeninden çıkmıyor.
Uyandım. Tamamen aydınlanmış olarak. Ne yapacağımı ve ne olacağımı bilerek. Lavinia’dan satırlar döküldü ağzımdan: “ Ölmeyeceğim. Bundan kesinlikle eminim. Hayatım ölüm gibi mutlak bir şeye doğru yönelemeyecek kadar tesadüfi.”
Rüyamda ettiğim duayı ettim.
Annem sandığım kadına gittim. Uyandırmadım, hiç bir yere gitmiyorum dedim. Kardeşlerime gittim. Onları da uyandırmadım ama siz gidiyorsunuz ve farkında bile değilsiniz dedim.
Eşsiz sentezi yaratacak olan sonsuz bendim, modern dünyaya ayak uydurabilmiş tek Beyaz Güneş! Çantama Semerre’nin defterini, Zoeen’in cd’sini koydum. Yalnızlığımdan hiç korkmuyordum artık tam tersine onunla beslenecek ve korunacaktım bundan sonra.
Kapıyı, dünyaya açtım. Elim, ağzım tüm bedenim kanlıydı ama ben ne bir katil ne de bir ölü olmayacaktım, hem de hiç bir zaman.


SON
12 HAZİRAN 2011 18:52